26 Mayıs 2011 Perşembe

Yazmak istiyorum

İki çocuklu hayata oldukça alıştım. Defne de 4,5 ayı devridiği için ritünler içerisinde yaşamayı öğreniyor. Çocuklar, koca, ev, yemek, dersler, spor arasında öyle bir koşturmaca yaşıyorum ki; ne zaman sabah olmuş, ne zaman akşam olmuş gerçek anlamda anlamıyorum. Bloga birşeyler yazmak istiyorum ama zaman bulamıyorum. Bulduğumda da yazmak istediğim şeyi ya unutmuş oluyorum ya da etkisini kaybetmiş buluyorum.

O yüzden henüz unutmamışken yazayım. Hollandalı’ların para konusunda ne kadar pinti olduklarını defalarca tespit etmiştim. Ama şu son yaşadığım olay artık pes dedirtti. Hollandaca dersi aldığım bayanla Türkiye’deki ve Hollanda’daki yeme alışkanlıkları üzerine konuşuyorduk. Türkiye’de öğle yemeklerinde sıcak yemek yendiğini söyledim. Önce “off ne çok iş” diye yorumda bulundu. Sonrada geçenlerde tatil için gittiği Majorca’da üçlü set menü için günlük 9 Euro ödediklerini, beş günün sonunda 54 Euro ettiğini söyledi. Çok bulmuş bu parayı. Oysa burada olsa evden getirdiği ekmek arası peynirini yer, karnını doyururmuş. Karınlarını doyurmuş olmak için doyuruyorlar yani. Ne yediğinin hiç önemi yok. Güzel, lezzetli, keyifle hazırlanmış bir yemeği kendi hazırlamak zorundaysa angarya bir iş olarak görüyor. Eğer hazırlanıp önüne geldiyse de bundan keyif alacağına parmak hesabı yapıp cebinden çıkacak parayı düşünüyor.

Garip geliyor bana, yargılamıyorum ama anlayamıyorum.

13 Mayıs 2011 Cuma

Eskilere dalıyorum…

Bazı insanlar vardır gözlerini kaparlar gelecekle veya olmasını istedikleri şeylerle ilgili hayaller kurarlar. Hiçbir zaman bu tür hayaller kurmadım. İçinde yaşadığım ana odaklanmayı, ondan keyif almayı, onu içime sindirmeyi oldum olası daha çok sevdim. Yıllar geçtikçe içime ne kadar sindirirsem sindireyim, yeni hatıraların galip geldiğini, eskilerin öyle veya böyle solup gittiğini anladım.

20’lerin başındayken en güzel yıllarım olduğunu sandığım çocukluk yıllarım için yumardım gözlerimi. Canım gibi sevdiğim, hayatımın ilk yıllarının arkadaşlarıyla geçirdiğim neşe dolu, kahkahalar dolu çocukluk yıllarıma gidiverirdim. Çocuk olduğumdan mıdır nedir, bellek taze sanırım, en solmamış hatıralar da bugünlere aittir. Hala gözlerimi kapattığımda, arkadaşlarımın evinin içindeki her eşyanın yerini, çılgınca koşup oynadığımız, kusursuzca saklandığımız bahçenin her köşesini, çok fazla içine girmemiş olsam bile onların Oma’sının evinin içini bile daha dün gibi hatırlayabilirim. Sadece mekanları değil, yaptıklarımızı, yediklerimizi, oynadıklarımızı, sevinçlerimizi, kavgalarımızı, üzüntülerimizi bile…

30’lara gelipte çoluk çocuğa karışınca zamana yetişemez oldum. O önden koşturdukça, anılar da daha bir silik yer etmeye başladı hafızamda. Bebeğim Lara’yı kucağıma aldığım günü hiçbir zaman unutamasam da, o büyüdükçe hafızam bana oyun oynar oldu. Ne zaman 5 yaşına geldi, nasıl bu kadar büyüdü, ne zaman bu kadar gelişti ve değişti? Şimdilerde en sevdiğim, Defne’m büyüdükçe, gözlerimi kapatıp Lara’nın bebekliğine gitmek oluyor. Defne’nin içinde bulunduğu ayla Lara’nın o zamanki ayını karşılaştırmak. Anı defterlerime ve bu bloga not düşmemiş olsam pek çok şeyi akıp giden zamana kaptıracağımı anlıyorum. 40’lara, 50’lere gelince ne olur, 60’ları, 70’leri görür müyüz, görürsek neler kalır bellekte şimdi bilemiyorum.

Ama birileri Harry Potter’ın Azkaban Tutsağı’nda Albus Dumbledore’un sihirli değneğiyle hafızasından bir anı alıp, bir su birikintisine bıraktığı ve sonra bu birikintiden o anı tekrar seyredebildiği gibi bir büyü buluncaya kadar. Veya internetin kullanım allanlarına insan hafızası depolama bölümü gibi bir  alan eklenene kadar. Hafızamız berrak, yazımız ölümsüz olsun.

Yıl 2050. İnternet üzerinden insan hafızası arama motoru. Hatırlamak istediğiniz anıyı gün, ay, yıl olarak giriniz. Aradığınız anı bulunmuştur, birazdan anıya dalacaksınız. Gözlerinizi kapayıp, arkanıza yaslanınız…