27 Mayıs 2010 Perşembe

Baharı yaşamadan geçti günler

Hollanda’da yaşayanlar veya yolu düşenler eminim Keukenhof’u biliyordur. Oraya cennet desem yalan olmaz; bir çiçek cenneti. Çoğunlukla lale olmak üzere, diğer bütün soğanlı bahar çiçeklerini bir ahenk içerisinde bulabiliyorsunuz. Geçen sene sezonun sonuna doğru gitmiştik. Bu sene de havalar o kadar soğuk gitti ki, bugün gidelim yarın gidelim derken son günü gitmek nasip oldu.

image Son günü de olsa lalelerin hepsi pek güzeldi. Aklımız almadı niye laleler daha ölmeden bahçeyi kapattıklarını. Güneş tutturdu, kesip satacaklarmış da ondan:)) Gezdik, dolaştık her bir köşesini. İki sene üst üste gidince insan doyuyor sanırım. Seneye yoklama veremeyeceğim, kusura bakma Keukenhof’cuğum.

DSC_1216 DSC_1173

DSC_1194

16 Mayıs 2010 Pazar

St. Remi Katedrali

Uzaklarda yaşamak bazen çok zor geliyor. Bazen eski hayatımla ilgili herşeyi çok özlediğimi hissediyorum. Aslında o zaman yaşadıklarım da şimdikinden çok farklı değildi ama burnumun direğini her daim titreten nüanslar olması ve onlara çok uzakta kalmış olmam yüreğimi sızlatıyor. Gün gelir döner miyiz bilmiyorum ama; arada alıştım buralara, hayat çok kolay, pek rahat gibi söylemlerde bulunsam da yüreğim hep su koyuveriyor.

DSC_0966 Lara’nın da hayatının çoğu burada, Hollanda’da geçti. Hollandaca’yı bir an önce öğrensin de arkadaş edinebilsin, derdini anlatabilsin diye kendimi üzdüğüm zamanlar çok da uzak değil. İlerleyen Hollandaca’sı şimdilerde de yeni düşüncelere götürüyor beni. Turuncuya “oranje” diyor şu aralar. Türkçesi neydi “oranje”nin hatırlamıyorum diyor. Günler geçtikçe bu örnekler artıp gidecek eminim eğer bir gün geri dönmezsek. Neyse şimdi konum o değil aslında. Hayatının çoğu buralarda geçti demiştim ya, çocuk kilise çanlarıyla büyüdü resmen. Kurban bayramlarına, ramazan bayramlarına nasıl uzak kaldıysa, ezan seslerine de uzak kaldı. Uzun zamandır bir merak içinde kiliselerin içinde ne olduğuyla ilgili. İşte en sonunda vasıl oldu da Champagne’a gittiğimizde Reims’in meşhur katedraline girdik gezdirdik onu.

DSC_0934 DSC_1041

Soyut kavramları yavaş yavaş anlamaya başalayan kendileri, sandalyelerde sessizce dua eden insanların ne yaptıklarını sordu bana. Dua ediyorlar, dedim. O ne demek, dedi. Bir an düşündüm. Somut şeyleri anlatmak çok kolay ya, soyut bir şeyi anlatırken onun kafasının anlayacağı ve en önemlisi de kafasını karıştırmayacağım birşeyler söylemem gerekiyordu. Dua ederken söylediklerim geldi aklıma ve sonra ağzımdan bir anda dökülüverdi.

DSC_0955 İnsanlar yaşadıkları hayatta sevdikleriyle birlikte sağlıklı, mutlu ve huzurlu olmak için dua ederler. Kötülüklerden, hastalıklardan uzak bir hayat yaşayabilmek için dua ederler. Ve kendileri kadar şanslı olmayan insanlar için de iyilikler dileyerek dua ederler, dedim. 

DSC_0958DSC_1055

Arkasından gelecek soru bombardımanına hazırdım ama hiç soru gelmedi. Peki, anladım, dedi. İşte biz de kiliseymiş, camiymiş, sinagogmuş, mabetmiş fark etmeden, sahip olduğumuz herşey için şükredip, bizler kadar şanslı olmayan insancıklar içinde iyilikler dileyerek yolumuza devam ettik. 

DSC_1037

7 Mayıs 2010 Cuma

Champagne Bölgesi’ne bir kaçamak

Uzun zamandır aklımızın bir köşesinde olup da bir türlü plana programa koyamadığımız, Fransa’nın Champagne bölgesini geçtiğimiz hafta gezmeye gittik. Mevsim bağ mevsimi değildi aslında. Daha üzümlerin kendilerini göstermelerine de çok vardı ama biz yine de koyulduk yolumuza.

DSC_0968Reims’e varana kadar otoyoldan gittiğimiz için hiç anlamadık Champagne bölgesinde olduğumuzu. Gözlerim bağları arıyordu ama etrafda bir tane bile bağ göremedim yolculuk boyunca. Champagne bölgesi deniyor ya, bölgeye girer girmez her tarafımızın bağlarla çevrili olacağını düşünmüştüm. Oysa ki bölge çok büyükmüş ve belli alanlarda bağlar varmış. Ertesi gün elimize geçirdiğimiz bir turistik broşürle kendimize bir “Champagne Route” belirledik. İşte o an başladı gözlerimiz şenlenmeye. Her açıdan birbirine simetrik dikilmiş, aynı şekilde budanmış, aynı şekilde askıya alınmış yeni yeni yeşermeye başlamış yüzlerce bağın arasından geçtik. Her 5- 10 kilometrede bir girdiğimiz Fransız köylerini dolaşmak da ayrı bir keyif oldu. Girip çıktığımız birkaç köyden sonra anladık ki her köyde kilise, okul, belediye ve postahane aynı noktada toplanmış.  DSC_0975 DSC_0974

DSC_0979

Bağların yanı sıra, mevsim itibariyle gözümüz en çok “patchwork” kıvamındaki tarlalarla şenlendi. Boya gitmiş sapsarı kanoliler, serpilmeye başlamış yemyeşil buğdaylar  ve ekime hazırlanmış toprak rengi tarlalar.

Daracık ama bakımlı köy yollarından bir oraya bir buraya giderken yerel bir üretici bulup, üretimhanesini ve kavını gezmeyi istiyorduk. Her zamanki gibi Fransa’nın çalışma saatlerinin gazabına uğradık. Çoğu işletmenin kapalı olduğunu görüp hüsranla yolumuza devam ettiğimiz kaçıncı köydü hatırlamıyorum. Gözüme “Açığız” diyen bir tabela çarptı. Sert bir fren yaptık, arabayı geri vitese taktık, tabelaya bir daha dikkatle baktık, doğru gördüğümüze inanamadık ve hemen adresi not ettik.

Hollanda’dan geldiğimize normal, Türk olduğumuza aşırı keyifle tepki veren bir üreticinin üretimhanesini ve kavını hafif dişlerimiz tıkırdayarak gezdik. Tadım aşamasında içimiz ancak ısınmaya başladı. Kocaman tebessümle, güle oynaya onlara veda ederken bagaja da birkaç şişe şampanya koymayı unut-a-madık.

DSC_1095 Bu yerel üreticinin tavsiyesiyle Reims’in içindeki dünyaca meşhur Pommery’nin mahzenlerini de gezdik. Yerin 30 metre altında, Romalı’lardan kalma antik yer altı mağralarını, 1800’lerin sonunda birbirine tünelle bağlayan Bayan Pommery’nin azmine ve çalışkanlığına şaştık kaldık. 15 yıldır bekleyen, üzerleri tozla örtülü, kıymetli şampanya şişelerinin yanından tüneller boyunca yürüdük.  Mahzenleri gezme işi fazlasıyla ticarete dökülmüş aslında ama yine de bir tanesini, özellikle de meşhurlardan birini, gezmek keyifli oluyor.