10 Nisan 2010 Cumartesi

Dordrecht Günceleri II

Elime yapıştı kesinlikle. Zaten biliyordum yapışacağını, o yüzden de hiç sevmem birbirini takip eden yazılar yazmayı. İçime esti mi, ilham geldi mi yazmayı seviyorum. Aklımdan geçenlerin, parmak ucumun klavyeye tıkırdaması suretiyle yazıya dökülmesi benim için en doğal ve en güzel olanı. O yüzden kendimle çelişip bu Dordrecht yazısını niçin ikiye böldüğümü başta çözememiş olsam da sonra yazının ikinci bölümüne koyduğum resimlerden olduğunu anladım. Neredeyse bütün kışı,  kış uykusunda geçirmiş olan ben ve makinam bahar vesilesiyle uyanıyorduk. O yüzden de Dordrecht güzel olmasına güzel olsa da, benim için çektiğim fotoğraflar özeldi. O yüzden de “kalemimin” tıkandığı yerde, bırakıyorum zamanda yolculuğa çıktığımı hissettiren bu fotoğraflarla Dordrecht kendini anlatsın.        

    DSC_0826DSC_0814

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC_0869

DSC_0816

DSC_0852  

DSC_0832

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC_0856

6 Nisan 2010 Salı

Dordrecht Günceleri I

 DSC_0801

Cemre düştüğünden beri içimiz kıpır kıpır. Akdeniz insanıyız ya, bir türlü sevemedik kuzey ülkelerinin kışlarını. Cemre düştüğünde somut bir ses çıkarmıyor ama bizim içimizde çalan “gezelim, gezelim…!” sesi Dordrecht’e doğru yola koyulunca somut bir eyleme dönüştü.

Dordrecht Hollanda’nın en görülesi yerlerinden biri olarak geçmiyor aslında ama bizim öncelikli tercih etme sebebimiz bizim oturduğumuz şehre yakın oluşuydu. Fazla bir beklentiyle gitmediğimiz Dordrecht’ten, umduğumuzdan fazlasını bulmuş olmanın verdiği bir keyifle döndük. 

DSC_0802

Öncelikle şehirle ilgili turistik bilgileri almak için turizm ofisine uğradık. Küçük, ama bizim için yeterli olan broşürümüzü alıp, yürümeye koyulduk. İlk durağımız şehrin alışveriş merkezinde kurulmuş olan pazar yeri oldu. Hafta içi zaman zaman  benim pazarlara yolum düşsede, ailecek ilk defa pazarda bulunduk. Genelde öğlen saat 12’de pazarlar toplandığı için hiç düşünmeden lalerimi aldım sepetime koydum. Sepetimi lalelerle doldursam da aklım başka başka renklerde, cinslerde kalmış olarak yürümeye devam ettik.

Burnuma gelen kızarmış balık kokusundan yakınlarda bir yerde balıkçıların olduğunu anladım. Burnum yanılmamış, kokuyu takip ederek kendimizi balık pişiricisinin önünde bulduk. Yağda kızarmış şeyleri yemeğe bayılan Hollanda’lılara ayak uydurarak, aile boyu kızarmış balığımızla midyemizi midelerimize indirirken, Hollandalı’ların kızarmış balık kadar yemeğe bayıldıkları çiğ balığı yemelerine gözümüzün dibinde tanık olduk.

DSC_0800

Karnımız biraz doyunca gözümüz açılmış olacak ki, pişmemiş balıkların satıldığı bölümde Hollanda’da pek yaygın olmayan kafalı kuyruklu balıkların satılmakta olduğunu fark ettik. Akdeniz kanı var demiştim ya, balık almadan yola devam etmek düşünülemezdi. Sepete balıkları da koyunca artık biraz daha turistik gezinebileceğimize karar verip, broşürümüzde belirtilen turistik kırmızı yürüme yolunu takip etmeye başladık.

Kırmızı yol hikayemi bir başka yazıma bırakırken, ben, müsadenizle, yağmura rağmen mangalda pişirdiğimiz levreğimi yemeğe ve yanında da rakı tokuşturmaya gidiyorum. Sağlığa…

3 Nisan 2010 Cumartesi

Vrolijk Pasen!

DSC_0886

Bahar geldi, hoş geldi. Yumurtalar çıktı, tavşanlar hopladı, civcivler cikledi. Günler uzadı, hava yumuşadı, dallar filizlendi, ilk çiçekler boy gösterdi. Kuşlar doyasıya ötmeye başladı. Hoş geldin bahar, herkesin iyi bir bahar geçirmesi dileğiyle…