23 Şubat 2010 Salı

Ayır ayır nereye kadar

Hollanda'da herkes evinin atığını ayrıştırmakla yükümlü. Kağıt, organik ve diğerleri olmak üzere atıklar üçe ayrılıyor. Ayrıca cam, depozitolu plastik şişeler, piller, kimyasallar ve kullanılmayan giysiler de ayrıştırılıyor. Şimdi bunlara ek olarak plastikleri de ayırmamızı istemiş belediye. İnsanları gaza getirmek içinde plastikten yapılmış bir süper insan figürüyle süslemiş broşürü. Güya plastik kahramanlar olacakmışız.

Ayrıştırma konusunda hiç motive edilmeye ihtiyacım yok doğrusu. Bünyem kendi oluşturuyor o itici gücü. Önceleri bu konuda kendimi duyarlı bir insan olarak görürken, şimdilerde ayarı biraz kaçırmaya başladım. Son ilave olan plastiklerle birlikte sanki biraz saplantılı bir hal almaya başladı. Yoruluyorum evin içinde bir çöpü doğru çöp kutusuna ulaştırıncaya kadar. En sonunda çözümü evin çeşitli yerlerine istasyonlar açarak buldum. Böylece evin içinde elimde bir çöp bir aşağı bir yukarı şuursuzca dolaşmama gerek kalmıyor.

Bir de yanlış çöpe atılan birşey gördüm mü, affetmem, çok fena yakarım. Eve gelen misafirler bile neyi, nereye atacaktım diye tedirgin oluyorlar. Birkaç gün süren oryantasyondan sonra, yavaş yavaş alışıyorlar. Cezası çok yüksek olduğu için bu kadar dikkat ettiğimi zannediyorlar. Ama içimdeki itici güç, ceza korkusunu sollayıp geçiyor. Ama istanyonlar arasında mekik dokumaktan bile yorgun düştüm. İtici güce rica ediyorum, biraz daha rahat olalım. Keza fena yoruldum, ayrıştırmaktan içim daraldı.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Nerden çıktı bu tatil?

O zamanlar Lara daha 1 yaşından küçüktü, doyum olmazdı kendilerine. Aslında öyle sakin bir bebek değildi, düz duvara tırmanan cinsten bir kız bebeğiydi. Ama yine de doyum olmazdı. Gün içerisinde uyuduğunda, biraz fazla uyusa özlerdim, içimden hadi artık uyan derdim.

Anne babayız ya; ister istemez dilimize vururdu yaramazlıkları, gece uyanmaları, çişini bir türlü öğrenememesi gibi bebeksi şeyler. O zamanlar bilmiyorduk ki, bunların önemsiz şeyler sınıfına girdiğini. Gerçi arada bizden daha kıdemli anne babalara dert yandığımızda, bize bıyık altından gülüp, daha durun bunlar ne ki dediklerini daha dün gibi hatırlıyorum. Burun bükerdim onlar öyle dediğinde, aklım hafsalam almazdı daha zor ne olabilir diye.

Bebeğimizi agucuk gugucuk diye severdik, dilimizden canım, aşkım, balım eksik olmazdı. İstemediğimiz bir şey mi yapıyor, hemen sertçe bir "hayır" derdik, olur biterdi. Biz bu cicim aylarını yaşarken, arada gözümüze çarpardı 3 - 3,5 yaşındaki çocuklarıyla sinir harbi yaşayan arkadaşlar. Anlam veremediğimiz gibi, bir de kınardık. Ayy nasıl da sert davranıyor çocuğa, öyle de bağırılır mı, çocuk bu, derdik. Hatta arkadaşlar arasında fiskos yapardık. Ayy tanıdığım biri var, demişti arkadaşlardan birisi. Bayram tatili olunca evde ızdırap çekitiğini, bir an önce tatilin bitmesini istediğini ve işe dönmek istediğini anlatmıştı. O zaman o kadar kınamıştım ki, hiç unutamıyorum.

Aradan yıllar geçti, Lara büyüdü. 2 yaş sendromuna adım atmasıyla birlikte doyulmaz tadı kalmadı. 2. yaşı bitti, 3'e girdi, 3. yaşı bitip 4'e girmek üzere ama bir türlü kurtulamadık sendromun etkilerinden. Ben de geçtiğimiz hafta çok kınadığım annelerden farklı değildim. Bir hafta süren Karnaval tatili boyunca, tatili icat eden insanlara baya bir söylendim. Hava 0'ın altında, yerden kar kalkmak bilmiyor, yapılabilecek aktiviteler sınırlı, sınırlı olan aktiviteleri Lara'ya beğendirmekse zor. Bir hafta boyunca, anne kız, içimiz şişti, okul günlerini dört gözle bekledik. Çok şükür tatil bitti. Lara hoplaya zıplaya okuluna kavuştu, ben de huzura...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Neden ben diye sormayın

Bugün kocaman bir alıntı yapıyorum. İçimden öyle geldi. Hoşuma o kadar gitti ki; gelen, giden, silinen, iletilen e-postaların arasında yabana gitsin istemedim.

Efsane Wimbledon'un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS'den ölüm döşeğindeydi..

Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
- Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?

Arthur Ashe cevap verdi:
- Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir, 4'ü yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı'ya nasıl 'Niye ben' derim? Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı... Zorluklar güçlü... Hüzün insanı insan yapar, Yenilgi mütevazı... Tanrı'ya asla 'Neden ben?' diye sormayın. Ne olacaksa olur...

...Arthur Ashe