21 Ocak 2010 Perşembe

Lara’nın gözüyle…

Resim 237 Resim 146 Resim 148 Resim 161 Resim 171 Resim 174 Resim 198 Resim 236

Lara doğmadan kısa bir süre önce, onun doğumunu ve büyümesini kolaylıkla çekebilmek için aldığımız küçük dijital kameramızı Lara’ya teslim ettik. Ne de olsa onun için almıştık, madem fotoğraf çekmeye bu kadar meraklı buyursun çeksin. Bunlar da 2010’un ilk kareleri. Lara’nın gözüyle bakmak çok hoşumuza gitti. Hele babasını çektiği fotoğraf, babasının bir numarasına oturdu şimdiden. Çok uzun zamandır bu kadar hoşuna giden bir fotoğrafı olmamış.

Soldan sağa: Abim ve ben, self portrait, Lara’nın mutfağı, Anneannenin Herrend çay takımları, yılbaşı ağacımız, babasının portresi, Anneannenin Goblen çiçekleri ve Minnie Mouse

20 Ocak 2010 Çarşamba

Dilenci

Kırmızı ışıkta durmuşum, bekliyoruz. Cama doğru yaşlı bir kadının yanaştığını görüyorum. Türkiye'deyiz ya, istemeyerek de olsa, elim arabanın kilidine gidiyor. Bütün kapılar kilitleniyor ve beklemeye devam ediyoruz. Göz ucumla da olsa, kadını görüyorum ve korkuyorum. Sanki masallardaki kötü kalpli cadı çıkmış, bizim cama gelmiş. Ya dileniyordur, ya birşey satıyordur diye düşünüyorum. Başka bir yere bakmaya çalışsam da, göz ucuyla kadının mendil sattığını görüyorum. Üzülüyorum haline için için, ama bir yandan da sahip olduğu fiziksel özelliklerle yapması gereken en son işin bu olduğunu düşünüyorum. Düşündüğümden utanıyorum. Görüntüsünden dolayı ön yargılı davranmamalıyım diyorum. Hadi aç camını, al sattığı şeyden de, bir faydan olsun diyorum. Diyorum da, diyorum, düşündükçe, düşünüyorum.

Mendile de ihtiyacım var, parasını verip alayım diyorum. Sonra dur diyorum kendi kendime. Parayı vereceğim, mendili vermeyecek. Halim vaktim yerinde ya, kendine hak görecek benim vereceğim parayı, karşılığında birşey vermeden almak. Nereden bilsin, nasıl aklı ersin prensip olarak dilenenlere para vermeye karşı olduğumu.

Bütün bunlar aklımdan geçerken, birden baharda Brüksel'de yaşadığım bir başka olay geliyor aklıma. Avrupa'nın göbeğindeyiz ya, hiç beklemiyor insan böylesine insanlarla karşılaşmayı. Sadece gelişmemiş ülkelerde olur sanıyor. Oturmuşuz Chez Leon'da, her zamanki gibi midyeleri gönderiyoruz mideye. Lara'ya da tavuk söylemişiz. Olur da midyeyi sevmezse tavuğunu yer diye. Bizim ki bayılıyor midyeye, tavuğu atıyor bir kenara, yumuluyor tencerenin içindeki midyelere. Yemeğimiz bitiyor, garson masayı toplamaya başlıyor. Tepemize bir dilenci dadanıyor. Aman çantalara dikkat edelim, ayy burada da olacak şey mi falan derken, kadın Lara'nın kalan tavuğunu göstermeye başlıyor. Ne diyor bu, ayy versek mi, napsak derken garson tabağı alıp götürüyor. Hay allah diye üzülmüşken, kalan patates kızartmalarını verelim bari diyoruz. Paket yapıp kadına uzatıyorum. Alıp, iki adım yürüyor, ondan sonra geri dönüyor, benim kafamdan aşağı boca ediyor patatesleri. Sinirimden mora çalmışımdır herhalde. Verdiğimizi de beğenmiyor diye homurdana homurdana kalktık masadan.

İşte o an yeşil ışık yanıyor bende. Küstah ve kötü olmaları, yaptıkları çirkinlikleri kendilerine hak bilircesine davranmaları esas bunlar beni uzaklaştırıyor yoksa çirkin olmuş, kirli olmuş, bana ne. Yoluma devam ediyorum, başka düşüncelerle...

15 Ocak 2010 Cuma

Zaman akıp giderken...

Çocuktuk o zamanlar,
Hayal ederdik,
2000 senesinde kaç yaşında olacağımızı,
nerede ve nasıl yaşayacağımızı.

Ne zor geçerdi zaman 2000'i beklerken.
2000'i döndük,
İş, güç sahibi olduk,
Zaman iki katı hızla geçer oldu.
Evlendik, barklandık üç katına çıktı.
Çoluk çocuğa karışınca,
Hızına yetişemez olduk.
2010'a yeni girdik diyemeden,
Ocak ayının ortası olmuş.

Yeni ajandama onu bunu not edeyim,
Şuraya buraya gidelim derken,
Su gibi aktı gitti yine zaman.

Yetişemedim.
Yetişmeye de niyetim yok.
Keyfimiz, huzurumuz, sağlığımız yerinde olsun, yeter.
Başka bir şey istemem.