20 Ocak 2010 Çarşamba

Dilenci

Kırmızı ışıkta durmuşum, bekliyoruz. Cama doğru yaşlı bir kadının yanaştığını görüyorum. Türkiye'deyiz ya, istemeyerek de olsa, elim arabanın kilidine gidiyor. Bütün kapılar kilitleniyor ve beklemeye devam ediyoruz. Göz ucumla da olsa, kadını görüyorum ve korkuyorum. Sanki masallardaki kötü kalpli cadı çıkmış, bizim cama gelmiş. Ya dileniyordur, ya birşey satıyordur diye düşünüyorum. Başka bir yere bakmaya çalışsam da, göz ucuyla kadının mendil sattığını görüyorum. Üzülüyorum haline için için, ama bir yandan da sahip olduğu fiziksel özelliklerle yapması gereken en son işin bu olduğunu düşünüyorum. Düşündüğümden utanıyorum. Görüntüsünden dolayı ön yargılı davranmamalıyım diyorum. Hadi aç camını, al sattığı şeyden de, bir faydan olsun diyorum. Diyorum da, diyorum, düşündükçe, düşünüyorum.

Mendile de ihtiyacım var, parasını verip alayım diyorum. Sonra dur diyorum kendi kendime. Parayı vereceğim, mendili vermeyecek. Halim vaktim yerinde ya, kendine hak görecek benim vereceğim parayı, karşılığında birşey vermeden almak. Nereden bilsin, nasıl aklı ersin prensip olarak dilenenlere para vermeye karşı olduğumu.

Bütün bunlar aklımdan geçerken, birden baharda Brüksel'de yaşadığım bir başka olay geliyor aklıma. Avrupa'nın göbeğindeyiz ya, hiç beklemiyor insan böylesine insanlarla karşılaşmayı. Sadece gelişmemiş ülkelerde olur sanıyor. Oturmuşuz Chez Leon'da, her zamanki gibi midyeleri gönderiyoruz mideye. Lara'ya da tavuk söylemişiz. Olur da midyeyi sevmezse tavuğunu yer diye. Bizim ki bayılıyor midyeye, tavuğu atıyor bir kenara, yumuluyor tencerenin içindeki midyelere. Yemeğimiz bitiyor, garson masayı toplamaya başlıyor. Tepemize bir dilenci dadanıyor. Aman çantalara dikkat edelim, ayy burada da olacak şey mi falan derken, kadın Lara'nın kalan tavuğunu göstermeye başlıyor. Ne diyor bu, ayy versek mi, napsak derken garson tabağı alıp götürüyor. Hay allah diye üzülmüşken, kalan patates kızartmalarını verelim bari diyoruz. Paket yapıp kadına uzatıyorum. Alıp, iki adım yürüyor, ondan sonra geri dönüyor, benim kafamdan aşağı boca ediyor patatesleri. Sinirimden mora çalmışımdır herhalde. Verdiğimizi de beğenmiyor diye homurdana homurdana kalktık masadan.

İşte o an yeşil ışık yanıyor bende. Küstah ve kötü olmaları, yaptıkları çirkinlikleri kendilerine hak bilircesine davranmaları esas bunlar beni uzaklaştırıyor yoksa çirkin olmuş, kirli olmuş, bana ne. Yoluma devam ediyorum, başka düşüncelerle...

3 yorum:

yaban dedi ki...

hayatta kaybedecekleri hicbir seylerinin olmadigi bir noktaya gelmisler. tumden ozgurluk ve toplumdan kopukluk sagliyor bu onlara. gorunmez bir zirhlari var, ne onlari anlayabiliriz, ne de gercekten yardim edebiliriz.
-
gercekten brukselde ne kadar cok dilenci ve ustelik otoprak mafyasi bile gormustum ben de..

ipex dedi ki...

Geçenlerde Yılmaz Özdil yazmıştı mendil satan çocuklarla ilgili. Eskiden gazete satarlarmış ya çocuklar bağıra bağıra. Mendil yerine gazete satsınlar diyordu. Bütün gece eşimle oturup bunu tartıştık büyük gazeteler bunu neden akıl edemiyor diye.

Bu insanlara camdan para vermek onları buna teşvik etmek gibi geliyor (yaşlı genç farketmez). Oysa ki belediyelerin bu tip insanların yeteneklerini değerlendirebilecekleri merkezleri olmalı. El yapımı mum olur, dikiş vs olur, eminim ki herkese uygun bir üretim alanı bulunur.

Brüksel'e gelince... Dilencisi mafyası mutlaka vardır ama beni şoka uğratan bir görüntüden bahsedeyim. Metro'dan çıkıyorum bir gün. Yürüyen merdivenin dibinde 3 köpeği ve yırtık pırtık çantasıyla yerde oturan bir evsiz adam var. Dilenmek yerine almış eline 1 karış kalınlığındaki kitabını kimseyi umursamadan okuyor! Yemin ediyorum ben o kalınlıkta bir kitap okumadım hayatımda! Avrupa'nın evsizi bile bi acayip demiştim içimden... :)

Zeynep Gemalmaz Çelik dedi ki...

sevgili yaban ve ipex'cim, konu derin, yaz yaz bitmez, çöz çöz çözülmez türden. Bu arada ipex sen kitap kurdundan bahsederken benimde başka birşey geldi aklıma. Fransa'da anlattığına benzer bir dilenci, yol kenarında köpeğiyle birlikte oturmuş mendil açmış. Hava soğuk, adamın üstü incecik, vs vs. Bir tane kokoş bir bayan, adama yaklaşıp söylenmeye başlamaz mı? Kendin düşmüşsün buralara, bir de yanına bu köpeği katmışsın, yazık değil mi bu köpeciğe bu soğukta... İşte bu da Avrupa'nın sofistikesi.
Sevgiler hepinize.