8 Kasım 2010 Pazartesi

Sen yaz şimdi, ben sonra karar veririm

Lara okullu oldu ya, bu aralar arkadaşlık kitabı doldurmak ve doldurtmak en büyük heyecanımız. Geçtiğimiz hafta verdiği Cadılar Bayramı partisinde bir arkadaşı Lara'ya arkadaşlık kitabı getirmişti. O günden beri Lara kitabına kimlerin yazacağını, hangi sırayla yazacaklarını planlıyor. Kitap okulda arkadaşları arasında elden ele dolaşıyor. Eee tabi arkadaşları da Lara'ya kendi kitaplarını getiriyor. Onlara da Lara adına annesi yazıyor, Lara da süsleme işini yapıp geri götürüyor. Şu aralar hobilerim arasında kızım için arkadaşlık kitabı doldurmak var. Neyse işte bugünde elime geçen kitaplardan birinde şöyle bir soru vardı. Büyüyünce ne olmak istiyorsun? Ben de doğrudan Lara'ya soruverdim. Cevap süper komikti. Unutmadan hemen buraya yazmak istedim.

L: Geçen arkadaşım I. ne olmak istediğini yazmıştı?
A: Hayvan doktoru, onu mu diyorsun?
L: Hah, evet onu diyorum. Onu yaz lütfen.
A: Emin misin, kızım?
L: Hayır, emin değilim, ama sen şimdi yaz onu. Ben sonra karar veririm.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Cadılar Bayramı

Aslında olay dört hafta öncesine kadar gidiyor. Ekim sonundaki Cadılar Bayramı için evde bir parti verme fikri beni sürekli yoklamaktaydı. Öyle mi yapsak, onu mu çağırsak falan derken sonunda yetişkinler için bir parti vermek yerine Lara’ya bir parti vermenin beni daha mutlu edeceğini anladım. Hem böylece okuldaki arkadaşlarını ilk defa evimize davet etmiş olacaktı. Aslında okul sonrasında oynamaları için arkadaşlarını sürekli çağırıyoruz ama evimiz o mahalleye uzak olduğu için – araba ile 12 dakika – bizden deli gibi kaçıyorlar. Neyse bende bu parti bir vesile olur, belki okul dışında da kaynaşmalarını sağlar diyerekten hazırlıklara başladım. DSC_0257  Önce evi biraz Cadılar Bayramı renkleriyle sardım sarmaladım. Bu çocuklara yönelik bir hazırlık olmasa da evin genel havasını değiştirmek için çok iyi oldu.

DSC_0263

 

 

 

 

 

 

 

Geçen sene olduğu gibi, bu sene de balkabaklarını babamız ve Lara aldı. Balkabağını oyma işi biraz tehlikeli iş sınıfına girdiği için Lara sadece babasını seyretmekle yetindi. Baba balkabaklarını oyarken, Lara da arkadaşlarına vereceği davetiyeleri hazırladı.

Davetiyeler arkadaşlarına dağıtıldı. İşte sonrasında benim için heyecanlı bekleyiş başladı. Bütün çocukların gelip gelmeyeceklerini haber vermelerini istemiştik. İçim pır pır ediyor, Lara’ya birşey çaktırmamaya çalışıyordum. Ya yine ev uzak diye çocukların hiçbiri gelmezse diye. Neyse ki korktuğum gibi olmadı ve çocukların hepsi gelmeyi kabul ettiler.

İşin eğlenceli kısmı esas bundan sonra başlıyordu. Öyle parti deyip, kuru kuru parti vermek olmazdı. Cadılar Bayramı Hollanda’da Amerika gibi çılgınlar gibi kutlanmadığı için konsepte uygun şeyler bulmak pek kolay olmadı. Ama azimli anne yılmadı, sordu soruşturdu, yabancısı olduğu şehri biraz daha iyi tanımış oldu. Eskiden yapmaya utandığım şeyleri, Lara söz konusu olduğunda hiç çekinmeden yapabiliyorum. Mesela yoldan insanları çevirip, bunu nereden aldınız diye rahatça sorabiliyorum.

Partiye bir hafta kala evin her yerini süsledik. Lara çılgınlar gibi havalara zıplıyordu. Arkadaşlarım ne zaman gelecek diye. Her sabah bıkmadan, usanmadan parti bugün mü diye sordu. Ta ki “Evet, bugün!” cevabını alana kadar. Küçük bir cadı olmaya günler öncesinden karar vermişti. Parti günü kostümünü giydi, süpürgesine bindi ve keyiften havalara uçtu.

DSC04671Lara’nın doğum günü olmadığını defalarca söylememe rağmen, pek düşünceli Hollandalı arkadaşları Lara’ya hediye de getirmişlerdi. İlk taşındığımız yıllarda pek cimri olduğunu düşündüğüm Hollandalıların, aslında yaşam tarzlarının bu olduğunu anlamam pek uzun sürmedi. Artık onları cimri olmakla itam etmek yerine, son derece tutumlu olduklarını düşünüyorum. Bunu da takdir ediyorum aslında. Özellikle de Türkiye’ye gidip geldikçe gözüme daha da batan savurganlıkları gördükçe.

DSC04679

 

 

 

 

 

 

 

Olaki parti eğlenceli geçmez, çocuklar kaynaşamaz vs diye düşünüp birkaç da aktivite düşünmüştüm. İlk aktivite zamanlama hatasına kurban gitti. Çocuklar daha tam ortama ısınmamışken, sopaya dizilmiş donutları getirmiş bulundum. Bir çocuğun ben oynamayacağım demesi sırayla bütün çocukların ben de demesine neden oldu. Biz de uzun bir süre yanlarına gitmeme kararı aldık. Onlar kendi kendilerine çok eğlendiler, yediler, içtiler, dans ettiler, oyunlar oynadılar. Benim aktiviteleri de B planı olarak sakladık. Hepsi zamanı geldiğinde kullanıldı ve çocukları pek eğlendirdi.

DSC04685 DSC04698

 

 

 

 

 

 

 

Güzel ve eğlenceli bir partiydi, Lara’nın arkadaşlarına verdiği ilk partisiydi. Partinin benim için en önemli yanı amacıma ulaşmam oldu. Nasıl mı? Lara dün partisine davet ettiği kızlardan birinin doğumgünü partisine davetiye aldı. Parti hem de prenses temalı:)) Küçücük bir parti hepimize büyük bir mutluluk getirdi.

24 Eylül 2010 Cuma

İlk toplantımız

Uzun zaman önce yazmayı bıraktığım için şimdi şöyle kısa bir özetle geri dönüş yapmak istiyorum. 28 Ağustos'da iki buçuk aylığına tatile gittiğimiz Türkiye'yi bırakıp, evimize geri döndük. Ev önceleri pek bir garip geldi. Sanki benim evim değil de, öyle oturduğum bir yermiş gibi. Neyse bir haftalık alıştırma turlarından sonra 6 Eylül'de Lara okula başladı. (Hollanda'da okul 4 yaşında zorunlu olarak başlıyor.) Hal böyle olunca da, ben de alışma-alışamama konusunda bu sene nazlanamadım. Hızlı bir maratona girdim. Sabah kalk, hazırlan, Lara'nın beslenmelerini hazırla, kahvaltı yap, Lara'yı okula bırak, eve geri dön. Maratonun birinci ayağı burada sona eriyordu. Sonra ilk bir hafta evde kendimi yeniden eski günlerime geri dönmüş buldum. İstediğim zaman oturdum, kalktım, acıktıysam birşeyler yedim, halim yoksa ağzıma bir iki lokma atıp geçiştirdim, istediğim kanalı seyrettim, müzik dinledim, araya birşey girmeden sayfalar dolusu kitap okudum, evle ilgilendim. İkinci maratona öğleden sonra çıkarken kızımı ne kadar da özleyerek gittiğimi fark ettim. Son 2 yılımızı Lara'yla o kadar iç içe geçirdik ki; böylesine bir ayrı kalma ruhuma iyi geldi desem ayıp olmaz herhalde. Neyse işte öyle böyle derken 3 haftayı geride bıraktık ve dün akşam Lara'nın okuluna ilk toplantımızı yapmaya gittik. Okulla ilgili ve öğretmenlerle ilgili ilk izlenimler olumlu da olsa Lara'nın dil probleminin ne kadar kendisi için engel oluşturduğunu bir kere daha anladım. Başkaca çocuklar dil problemleri olmadığı için söylenilenleri, açıklamaları gayet iyi anlıyorlar. Kendilerinden yapılmasını istedikleri görevleri yerine getiriyorlar. En güzeli de, ola ki anlamadılarsa ben bunu anlamadım bir daha anlatır mısın deme lüksüne sahipler. Lüks diyorum çünkü bizim yavrunun durumu yanında bu bir lüks bence. Bizimki de daha hala - Türkçe'de kendini yüz kere ispatlamış olduğu konularda - 1 - 2 yaş çocukları gibi. Renkleri, sayıları vs Hollandaca söylediğinde bravo diyor eğretmenleri. Daha, kısa bile olsa, cümle kurduğunu görmedim. Kelimeler, kelimeler ve yine (genelde) aynı kelimeler.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Baharı yaşamadan geçti günler

Hollanda’da yaşayanlar veya yolu düşenler eminim Keukenhof’u biliyordur. Oraya cennet desem yalan olmaz; bir çiçek cenneti. Çoğunlukla lale olmak üzere, diğer bütün soğanlı bahar çiçeklerini bir ahenk içerisinde bulabiliyorsunuz. Geçen sene sezonun sonuna doğru gitmiştik. Bu sene de havalar o kadar soğuk gitti ki, bugün gidelim yarın gidelim derken son günü gitmek nasip oldu.

image Son günü de olsa lalelerin hepsi pek güzeldi. Aklımız almadı niye laleler daha ölmeden bahçeyi kapattıklarını. Güneş tutturdu, kesip satacaklarmış da ondan:)) Gezdik, dolaştık her bir köşesini. İki sene üst üste gidince insan doyuyor sanırım. Seneye yoklama veremeyeceğim, kusura bakma Keukenhof’cuğum.

DSC_1216 DSC_1173

DSC_1194

16 Mayıs 2010 Pazar

St. Remi Katedrali

Uzaklarda yaşamak bazen çok zor geliyor. Bazen eski hayatımla ilgili herşeyi çok özlediğimi hissediyorum. Aslında o zaman yaşadıklarım da şimdikinden çok farklı değildi ama burnumun direğini her daim titreten nüanslar olması ve onlara çok uzakta kalmış olmam yüreğimi sızlatıyor. Gün gelir döner miyiz bilmiyorum ama; arada alıştım buralara, hayat çok kolay, pek rahat gibi söylemlerde bulunsam da yüreğim hep su koyuveriyor.

DSC_0966 Lara’nın da hayatının çoğu burada, Hollanda’da geçti. Hollandaca’yı bir an önce öğrensin de arkadaş edinebilsin, derdini anlatabilsin diye kendimi üzdüğüm zamanlar çok da uzak değil. İlerleyen Hollandaca’sı şimdilerde de yeni düşüncelere götürüyor beni. Turuncuya “oranje” diyor şu aralar. Türkçesi neydi “oranje”nin hatırlamıyorum diyor. Günler geçtikçe bu örnekler artıp gidecek eminim eğer bir gün geri dönmezsek. Neyse şimdi konum o değil aslında. Hayatının çoğu buralarda geçti demiştim ya, çocuk kilise çanlarıyla büyüdü resmen. Kurban bayramlarına, ramazan bayramlarına nasıl uzak kaldıysa, ezan seslerine de uzak kaldı. Uzun zamandır bir merak içinde kiliselerin içinde ne olduğuyla ilgili. İşte en sonunda vasıl oldu da Champagne’a gittiğimizde Reims’in meşhur katedraline girdik gezdirdik onu.

DSC_0934 DSC_1041

Soyut kavramları yavaş yavaş anlamaya başalayan kendileri, sandalyelerde sessizce dua eden insanların ne yaptıklarını sordu bana. Dua ediyorlar, dedim. O ne demek, dedi. Bir an düşündüm. Somut şeyleri anlatmak çok kolay ya, soyut bir şeyi anlatırken onun kafasının anlayacağı ve en önemlisi de kafasını karıştırmayacağım birşeyler söylemem gerekiyordu. Dua ederken söylediklerim geldi aklıma ve sonra ağzımdan bir anda dökülüverdi.

DSC_0955 İnsanlar yaşadıkları hayatta sevdikleriyle birlikte sağlıklı, mutlu ve huzurlu olmak için dua ederler. Kötülüklerden, hastalıklardan uzak bir hayat yaşayabilmek için dua ederler. Ve kendileri kadar şanslı olmayan insanlar için de iyilikler dileyerek dua ederler, dedim. 

DSC_0958DSC_1055

Arkasından gelecek soru bombardımanına hazırdım ama hiç soru gelmedi. Peki, anladım, dedi. İşte biz de kiliseymiş, camiymiş, sinagogmuş, mabetmiş fark etmeden, sahip olduğumuz herşey için şükredip, bizler kadar şanslı olmayan insancıklar içinde iyilikler dileyerek yolumuza devam ettik. 

DSC_1037

7 Mayıs 2010 Cuma

Champagne Bölgesi’ne bir kaçamak

Uzun zamandır aklımızın bir köşesinde olup da bir türlü plana programa koyamadığımız, Fransa’nın Champagne bölgesini geçtiğimiz hafta gezmeye gittik. Mevsim bağ mevsimi değildi aslında. Daha üzümlerin kendilerini göstermelerine de çok vardı ama biz yine de koyulduk yolumuza.

DSC_0968Reims’e varana kadar otoyoldan gittiğimiz için hiç anlamadık Champagne bölgesinde olduğumuzu. Gözlerim bağları arıyordu ama etrafda bir tane bile bağ göremedim yolculuk boyunca. Champagne bölgesi deniyor ya, bölgeye girer girmez her tarafımızın bağlarla çevrili olacağını düşünmüştüm. Oysa ki bölge çok büyükmüş ve belli alanlarda bağlar varmış. Ertesi gün elimize geçirdiğimiz bir turistik broşürle kendimize bir “Champagne Route” belirledik. İşte o an başladı gözlerimiz şenlenmeye. Her açıdan birbirine simetrik dikilmiş, aynı şekilde budanmış, aynı şekilde askıya alınmış yeni yeni yeşermeye başlamış yüzlerce bağın arasından geçtik. Her 5- 10 kilometrede bir girdiğimiz Fransız köylerini dolaşmak da ayrı bir keyif oldu. Girip çıktığımız birkaç köyden sonra anladık ki her köyde kilise, okul, belediye ve postahane aynı noktada toplanmış.  DSC_0975 DSC_0974

DSC_0979

Bağların yanı sıra, mevsim itibariyle gözümüz en çok “patchwork” kıvamındaki tarlalarla şenlendi. Boya gitmiş sapsarı kanoliler, serpilmeye başlamış yemyeşil buğdaylar  ve ekime hazırlanmış toprak rengi tarlalar.

Daracık ama bakımlı köy yollarından bir oraya bir buraya giderken yerel bir üretici bulup, üretimhanesini ve kavını gezmeyi istiyorduk. Her zamanki gibi Fransa’nın çalışma saatlerinin gazabına uğradık. Çoğu işletmenin kapalı olduğunu görüp hüsranla yolumuza devam ettiğimiz kaçıncı köydü hatırlamıyorum. Gözüme “Açığız” diyen bir tabela çarptı. Sert bir fren yaptık, arabayı geri vitese taktık, tabelaya bir daha dikkatle baktık, doğru gördüğümüze inanamadık ve hemen adresi not ettik.

Hollanda’dan geldiğimize normal, Türk olduğumuza aşırı keyifle tepki veren bir üreticinin üretimhanesini ve kavını hafif dişlerimiz tıkırdayarak gezdik. Tadım aşamasında içimiz ancak ısınmaya başladı. Kocaman tebessümle, güle oynaya onlara veda ederken bagaja da birkaç şişe şampanya koymayı unut-a-madık.

DSC_1095 Bu yerel üreticinin tavsiyesiyle Reims’in içindeki dünyaca meşhur Pommery’nin mahzenlerini de gezdik. Yerin 30 metre altında, Romalı’lardan kalma antik yer altı mağralarını, 1800’lerin sonunda birbirine tünelle bağlayan Bayan Pommery’nin azmine ve çalışkanlığına şaştık kaldık. 15 yıldır bekleyen, üzerleri tozla örtülü, kıymetli şampanya şişelerinin yanından tüneller boyunca yürüdük.  Mahzenleri gezme işi fazlasıyla ticarete dökülmüş aslında ama yine de bir tanesini, özellikle de meşhurlardan birini, gezmek keyifli oluyor.

 

 

10 Nisan 2010 Cumartesi

Dordrecht Günceleri II

Elime yapıştı kesinlikle. Zaten biliyordum yapışacağını, o yüzden de hiç sevmem birbirini takip eden yazılar yazmayı. İçime esti mi, ilham geldi mi yazmayı seviyorum. Aklımdan geçenlerin, parmak ucumun klavyeye tıkırdaması suretiyle yazıya dökülmesi benim için en doğal ve en güzel olanı. O yüzden kendimle çelişip bu Dordrecht yazısını niçin ikiye böldüğümü başta çözememiş olsam da sonra yazının ikinci bölümüne koyduğum resimlerden olduğunu anladım. Neredeyse bütün kışı,  kış uykusunda geçirmiş olan ben ve makinam bahar vesilesiyle uyanıyorduk. O yüzden de Dordrecht güzel olmasına güzel olsa da, benim için çektiğim fotoğraflar özeldi. O yüzden de “kalemimin” tıkandığı yerde, bırakıyorum zamanda yolculuğa çıktığımı hissettiren bu fotoğraflarla Dordrecht kendini anlatsın.        

    DSC_0826DSC_0814

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC_0869

DSC_0816

DSC_0852  

DSC_0832

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC_0856

6 Nisan 2010 Salı

Dordrecht Günceleri I

 DSC_0801

Cemre düştüğünden beri içimiz kıpır kıpır. Akdeniz insanıyız ya, bir türlü sevemedik kuzey ülkelerinin kışlarını. Cemre düştüğünde somut bir ses çıkarmıyor ama bizim içimizde çalan “gezelim, gezelim…!” sesi Dordrecht’e doğru yola koyulunca somut bir eyleme dönüştü.

Dordrecht Hollanda’nın en görülesi yerlerinden biri olarak geçmiyor aslında ama bizim öncelikli tercih etme sebebimiz bizim oturduğumuz şehre yakın oluşuydu. Fazla bir beklentiyle gitmediğimiz Dordrecht’ten, umduğumuzdan fazlasını bulmuş olmanın verdiği bir keyifle döndük. 

DSC_0802

Öncelikle şehirle ilgili turistik bilgileri almak için turizm ofisine uğradık. Küçük, ama bizim için yeterli olan broşürümüzü alıp, yürümeye koyulduk. İlk durağımız şehrin alışveriş merkezinde kurulmuş olan pazar yeri oldu. Hafta içi zaman zaman  benim pazarlara yolum düşsede, ailecek ilk defa pazarda bulunduk. Genelde öğlen saat 12’de pazarlar toplandığı için hiç düşünmeden lalerimi aldım sepetime koydum. Sepetimi lalelerle doldursam da aklım başka başka renklerde, cinslerde kalmış olarak yürümeye devam ettik.

Burnuma gelen kızarmış balık kokusundan yakınlarda bir yerde balıkçıların olduğunu anladım. Burnum yanılmamış, kokuyu takip ederek kendimizi balık pişiricisinin önünde bulduk. Yağda kızarmış şeyleri yemeğe bayılan Hollanda’lılara ayak uydurarak, aile boyu kızarmış balığımızla midyemizi midelerimize indirirken, Hollandalı’ların kızarmış balık kadar yemeğe bayıldıkları çiğ balığı yemelerine gözümüzün dibinde tanık olduk.

DSC_0800

Karnımız biraz doyunca gözümüz açılmış olacak ki, pişmemiş balıkların satıldığı bölümde Hollanda’da pek yaygın olmayan kafalı kuyruklu balıkların satılmakta olduğunu fark ettik. Akdeniz kanı var demiştim ya, balık almadan yola devam etmek düşünülemezdi. Sepete balıkları da koyunca artık biraz daha turistik gezinebileceğimize karar verip, broşürümüzde belirtilen turistik kırmızı yürüme yolunu takip etmeye başladık.

Kırmızı yol hikayemi bir başka yazıma bırakırken, ben, müsadenizle, yağmura rağmen mangalda pişirdiğimiz levreğimi yemeğe ve yanında da rakı tokuşturmaya gidiyorum. Sağlığa…

3 Nisan 2010 Cumartesi

Vrolijk Pasen!

DSC_0886

Bahar geldi, hoş geldi. Yumurtalar çıktı, tavşanlar hopladı, civcivler cikledi. Günler uzadı, hava yumuşadı, dallar filizlendi, ilk çiçekler boy gösterdi. Kuşlar doyasıya ötmeye başladı. Hoş geldin bahar, herkesin iyi bir bahar geçirmesi dileğiyle…

31 Mart 2010 Çarşamba

Çocuk haklı

DSC_0732 DSC_0733 DSC_0735

Babasının sweat-shirt’ünü ütü odasına askıyla asmışım havalansın diye. Bir yandan ütü yapıyorum, diğer yandan da ortalarda dolanan Lara’yla sohbet ediyorum. Bir ara Lara’nın sohbeti bırakıp, sürekli heceler gibi Güüü-neeşş, Güüü-neeşş, Güüü-neeşş dediğini fark ettim. Ben napıyorsun diyemeden, o bana sweat-shirt’ü göstererek:

- Anne, burada ne yazıyor? Güneş mi yazıyor? (Güneş babamızın adı oluyor.), diye sordu.

- Hayır kızım, babanın onu aldığı mağazanın adı yazıyor, dedim.

- Peki, neden? Nereden aldığını unutursa, okuyup hatırlamak için mi?

Çocuk haklı, ne desem saçma gelecek ona, o çocuk dünyasında, çocuk mantığına. Büyüklerin dünyası saçma ve karmaşık şeylerle dolu canım. Daha da karmaşık hale getirmeden, her gününün keyfini sürmeyi bileceğin bir hayatın olsun küçük insan.

30 Mart 2010 Salı

Lalelerim

Cumartesi günü yarım saat mesafemizdeki Dordrecht şehrini gezmeye gittik. Gezip gördüklerimizi bir başka yazıma saklasamda, pazardan aldığım lalelerimi daha fazla saklayamadım.

Şimdi lale zamanı Hollanda’da. Baharın en sevdiğim çiçekleri arasında geliyor. O kadar çok çeşidi var ki karar verene kadar insanın başı dönüyor. Kaç çeşidi var diye internetten şöyle bir araştırınca, başımın boşuna dönmediğini anladım.

Çiçekcide satılan çeşitler yeterince başınızı döndürmüyorsa, Hollanda’da yaşayanlar için Keukenhof’u, İstanbul’da yaşayanlar için de Emirgan Parkını öneririm.

DSC_0871 

DSC_0879

28 Mart 2010 Pazar

Ah keşke tanıştırmaz olaydım!

DSC_0702Geçtiğimiz hafta bahçeyi uğur böcekleri basmıştı. Maydanozların arasındaki sonbahardan kalma yaprakları temizlerken minik bir hanımefendiye rastladım. Küçükken en sevdiğim şeylerden birinin onları elimde gezdirip sonrada uçurmak olduğunu hatırladım.  Bir de şarkısı vardı ki saçma sapan. Uç uç böceğim, annem sana terlik pabuç alacak. Ne terliği, ne pabucu demez mi bu böcek? Kafiye için desek kafiyenin “k”si bile yok. Neyse konuma döneyim fazla dağıtmadan. Hemen Lara’yı yanıma çağırdım. Bir yaprak yardımıyla uğurböceğini önce kendi elime sonrada Lara’nın eline koyuverdim. Korku ve heyacan bir arada Lara’nın gözlerinde. Uğurböceği bir elden öbürüne geçti, arada yere düştü, bir daha çıktı, bir daha düştü, bir daha çıktı. Baktım bizim kız “Elmayra” gibi yapıştı böceğe, bırakmaya niyeti yok. Böcek kendini kurtarmak için yaptığı son uçuş hamlesiyle onu ilk bulduğum maydanozların arasına girdi. Artık uçtu gitti, başka zaman yine geri gelir, dedim. Bir iki etrafına bakındıysa da bulamadı.

Ertesi gün ben evin içinde işlerimi yaparken, Lara da bahçede oynamaya çıkmıştı. Koşarak daldı eve, heyecanla:

-  Anne, bir tane uğurböceği gördüm. Üzerine azcık bastım yanlışlıla ama “sooorrrryyyy” dedim. Hadi çabuk gel gitmeden bakalım birlikte, dedi.

Gittim, baktım ki en ökkelisinden söylenen sooorryy bile fayda etmez uğurböceğine.

Bir sonraki günde Lara’yı okuldan almaya gittiğimde, her zaman oynadığı kum havuzunda arkadaşlarıyla birlikte oynamadığını fark ettim. Taşa oturmuştu bir başına, kafası öne eğik. Hay allah, canı kesin birşeye sıkılmış, diye düşündüm. Yanına yaklaşmamla birlikte, olayın hiçte düşündüğüm gibi olmadığını anladım. Almış bacaklarının arasına bir başka uğurböceği, eline çıkarmaya çalışıyor. Niyet kötü değil aslında, sadece eline alıp gezdirmek istiyor. Ama küçük motorik hareketler henüz çok iyi gelişmediği için  o küçük eller istesede yeterince hassas olamıyor. Neyse zamanında varmışım da, kurtuldu bu minik hanım.

21 Mart 2010 Pazar

Bahçedeyiz

DSC_0712DSC_0713

DSC_0717

Ohh sonunda attık kendimizi bahçeye. Bahar sen nelere kadirsin. İnsanın içine neşe, ışık ve keyif saçıyorsun. Daha tam gelmedin bile ama ne hasret kalmışız güzel, ılık ve bulutsuz havaya.

Bahçe malzemeleri satan Intratuin’a gittik. Bahar geliyordu ama bizim bahçe kıştan kalma görünüyordu. Hemen yetiştik yardımına. Pembe, Lara sayesinde hayatımızın rengi oldu. Çiçekler pembe seçildi. Bahçenin çeşitli yerlerine dikildi.

Geçen yaz bahçenin bir kenarında küçük bir toprak parçası hazırlamıştım maydonoz, dereotu ve roka için.

Hatta olayı bir adım daha ileriye götürüp cherry domates bile ekmiştim. Domates hariç hepsi fazlasıyla görevini yerine getirmişti. Domatesin de hakkını yememek lazım aslında. Az güneş, çok yağmur denkleminde iki adet domates yemiştik. DSC_0723

Kara, kışa, dona ve hatta benim hiç ilgilenmeme rağmen tabiat ana sihirli değneğiyle dokunmuş olacak ki bütün otlarım yeniden yeşermeye başladı. Haliyle ben de dayanamadım yanına arkadaşlar getirdim. Normalde bir saksıda yetiştirdiğim taze otlarımı da öbürlerinin yanına aldım. Fesleğen, kekik, frenksoğanı ve kişniş. Büyük, ferah bir toprağa kavuştukları için mutlu görünüyorlardı.

20 Mart 2010 Cumartesi

Mektup var

Bu ara posta hizmetleri Lara’ya çalışıyor. Posta kutusunu her açtığımda ona birşey gelmiş oluyor. Özellikle almıyorum içinden. Kendisine söylüyorum o parmak uçlarına kalkıp zorlukla çekip alıveriyor. Hafta başında yurt dışında yaşayanları unutmayan Tubitak’ın Meraklı Minik dergisi gelmişti. Dünde anneanneden mektup gelmiş. Havalar güzelleşti ya bahçedeydik zaten. Oturdu bir kenera, okumaya başladı. Kendini bir özel hissediyor ki anlatamam. Yakında da kuzeninden bir mektup gelecekmiş, kuşlar fısıldadı kulağıma.

DSC_0699

17 Mart 2010 Çarşamba

İlk kayak

Yavaş yavaş elimi blogdan iyice çekmekte olduğumu fark ettiğim şu son zamanlarda kocamın kızımız için düşündüğü bir şey, beni yeniden yazmaya döndürdü. Babası acaba hatırlar mı bugünleri diye düşünüyordu. O kadar keyifli, o kadar eğlenceli ve o kadar unutulmaz bir tatil olmalıydı ki onun küçük aklında, biz bile onun yerine düşünür olduk, acaba hatırlar mı, diye. Bence hatırlamaz; ama en azından bu güzel satırları okurken, bu güzel resimlere bakarken, hatırlarmış gibi oluverir. Bize de böyle olmamış mıydı? Çocukluğumuzla ilgili anlatılan anılar bir süre sonra hafızamızda o kadar yer etti ki, hatırlamasak bile yaşamış olduğumuzu hissettik. En güzel hatıralar, kopamadığımız anlar, kokular, olaylar, yerler, kişiler hep bizi çocukluğumuza götürmedi mi? İşte bizde çocuğumuzun aklında yer etmesini arzu ettiğimiz bir tatil geçirdik. DSC_0677DSC_0673

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Lara hayatının ilklerini yaşamaya devam ediyor. En sevdiği şeyler arasında televizyon seyredip, atıştırma yemek olduğunu açıkça ilan eden Lara, beklenmedik bir performans sergiledi. Bunun da en önemli sebebi hız tutkusu olmalı. Bisiklete binerken, scooter yaparken, buz pateni denerken bile roket gibi gitmek isteyen bir kızımız var. Allah sonunu hayırlı etsin:) Kayakları da o hevesle geçirdi ayağına. Heves dediğime bakmayın söylenmesi bir an bile eksik olmadı. Botlar çok sertmiş, neden pamuk gibi olamıyormuş, kasklardan nefret edermiş, gözlükler de gözünü sıkıyormuş diye saatlerce uzayıp gidebilir söylenmeleri. Onu öğretmenine teslim edip olay yerinden uzaklaşana kadar saniyede onlarca şeye söylenebiliyordu. Neyse ki kayak kıyafetlerinin sağladığı doğal kamuflajla köyün içinde onu uzaktan gözetlediğimizde söylenmelerin sadece bize olduğunu gördük ve içimiz rahat olay yerinden uzaklaştık. 

Olaylara olumsuz tarafından bakmak insanın doğasında olan birşey sanırım. Zaman içerisinde kimileri kendilerini eğitebiliyor, kimileri de oldukları gibi kalıyor. Lara’nın daha hayatının başında olduğunu düşünürsek daha kendini eğitebileceği uzun yıllar olduğuna inanıyorum. Ama uzun yıllar var diye zamana yaymamasında da fayda var. Neticede sürekli kara gözlüklerin arkasından bakan bir Lara hiç çekilmiyor. Tatilin başında Hollanda’daki okulunu, arkadaşlarını, öğretmenlerini özleyeceğini söyleyerek dağdaki okula gitmeyi reddediyordu. Tatilin sonuna doğru artık geri dönme zamanının yaklaştığına dair sinyaller vermeye başladığımızda da bu okulu çok sevdiğini, karlardan ayrılmasının mümkün olmadığını, daha öğretmenlerinin adını bile öğrenemediğini söylemeye başladı. Son noktayı da “sonlardan nefret ederim” diyerek koydu. 

 DSC04417

İşte son noktayı koyacağımız son güne geldiğimizde, karı koca dağların kayılabilecek en yüksek noktasından, güle oynaya Lara’yı okulundan almaya  gittiğimizde kocaman bir süprizle karşılaştık. Lara’nın kayak öğretmeni Lara’yı bir haftalık başarısından dolayı “Snowman” madalyasıyla ödüllendirmişti. Bundan sonraki kayak gelişmelerini de kayıt altına almak için ona bir defter vermişti. Hoşumuza gitti, gururlandık, anne ve babayız ne de olsa. İlk adımı, ilk kelimesi heyecanlandırıyor da, neden sonraki ilkleri kanıksamaya başlıyoruz acaba? Bunu da kanıksamamız gereken ilklerin arasına alabilmek içindir bütün bu çabam. Güzel kayışlar dilerim kızım, güven içerisinde, keyif dolu güzel kayışlar…  

DSC_0686

23 Şubat 2010 Salı

Ayır ayır nereye kadar

Hollanda'da herkes evinin atığını ayrıştırmakla yükümlü. Kağıt, organik ve diğerleri olmak üzere atıklar üçe ayrılıyor. Ayrıca cam, depozitolu plastik şişeler, piller, kimyasallar ve kullanılmayan giysiler de ayrıştırılıyor. Şimdi bunlara ek olarak plastikleri de ayırmamızı istemiş belediye. İnsanları gaza getirmek içinde plastikten yapılmış bir süper insan figürüyle süslemiş broşürü. Güya plastik kahramanlar olacakmışız.

Ayrıştırma konusunda hiç motive edilmeye ihtiyacım yok doğrusu. Bünyem kendi oluşturuyor o itici gücü. Önceleri bu konuda kendimi duyarlı bir insan olarak görürken, şimdilerde ayarı biraz kaçırmaya başladım. Son ilave olan plastiklerle birlikte sanki biraz saplantılı bir hal almaya başladı. Yoruluyorum evin içinde bir çöpü doğru çöp kutusuna ulaştırıncaya kadar. En sonunda çözümü evin çeşitli yerlerine istasyonlar açarak buldum. Böylece evin içinde elimde bir çöp bir aşağı bir yukarı şuursuzca dolaşmama gerek kalmıyor.

Bir de yanlış çöpe atılan birşey gördüm mü, affetmem, çok fena yakarım. Eve gelen misafirler bile neyi, nereye atacaktım diye tedirgin oluyorlar. Birkaç gün süren oryantasyondan sonra, yavaş yavaş alışıyorlar. Cezası çok yüksek olduğu için bu kadar dikkat ettiğimi zannediyorlar. Ama içimdeki itici güç, ceza korkusunu sollayıp geçiyor. Ama istanyonlar arasında mekik dokumaktan bile yorgun düştüm. İtici güce rica ediyorum, biraz daha rahat olalım. Keza fena yoruldum, ayrıştırmaktan içim daraldı.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Nerden çıktı bu tatil?

O zamanlar Lara daha 1 yaşından küçüktü, doyum olmazdı kendilerine. Aslında öyle sakin bir bebek değildi, düz duvara tırmanan cinsten bir kız bebeğiydi. Ama yine de doyum olmazdı. Gün içerisinde uyuduğunda, biraz fazla uyusa özlerdim, içimden hadi artık uyan derdim.

Anne babayız ya; ister istemez dilimize vururdu yaramazlıkları, gece uyanmaları, çişini bir türlü öğrenememesi gibi bebeksi şeyler. O zamanlar bilmiyorduk ki, bunların önemsiz şeyler sınıfına girdiğini. Gerçi arada bizden daha kıdemli anne babalara dert yandığımızda, bize bıyık altından gülüp, daha durun bunlar ne ki dediklerini daha dün gibi hatırlıyorum. Burun bükerdim onlar öyle dediğinde, aklım hafsalam almazdı daha zor ne olabilir diye.

Bebeğimizi agucuk gugucuk diye severdik, dilimizden canım, aşkım, balım eksik olmazdı. İstemediğimiz bir şey mi yapıyor, hemen sertçe bir "hayır" derdik, olur biterdi. Biz bu cicim aylarını yaşarken, arada gözümüze çarpardı 3 - 3,5 yaşındaki çocuklarıyla sinir harbi yaşayan arkadaşlar. Anlam veremediğimiz gibi, bir de kınardık. Ayy nasıl da sert davranıyor çocuğa, öyle de bağırılır mı, çocuk bu, derdik. Hatta arkadaşlar arasında fiskos yapardık. Ayy tanıdığım biri var, demişti arkadaşlardan birisi. Bayram tatili olunca evde ızdırap çekitiğini, bir an önce tatilin bitmesini istediğini ve işe dönmek istediğini anlatmıştı. O zaman o kadar kınamıştım ki, hiç unutamıyorum.

Aradan yıllar geçti, Lara büyüdü. 2 yaş sendromuna adım atmasıyla birlikte doyulmaz tadı kalmadı. 2. yaşı bitti, 3'e girdi, 3. yaşı bitip 4'e girmek üzere ama bir türlü kurtulamadık sendromun etkilerinden. Ben de geçtiğimiz hafta çok kınadığım annelerden farklı değildim. Bir hafta süren Karnaval tatili boyunca, tatili icat eden insanlara baya bir söylendim. Hava 0'ın altında, yerden kar kalkmak bilmiyor, yapılabilecek aktiviteler sınırlı, sınırlı olan aktiviteleri Lara'ya beğendirmekse zor. Bir hafta boyunca, anne kız, içimiz şişti, okul günlerini dört gözle bekledik. Çok şükür tatil bitti. Lara hoplaya zıplaya okuluna kavuştu, ben de huzura...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Neden ben diye sormayın

Bugün kocaman bir alıntı yapıyorum. İçimden öyle geldi. Hoşuma o kadar gitti ki; gelen, giden, silinen, iletilen e-postaların arasında yabana gitsin istemedim.

Efsane Wimbledon'un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS'den ölüm döşeğindeydi..

Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
- Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?

Arthur Ashe cevap verdi:
- Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir, 4'ü yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı'ya nasıl 'Niye ben' derim? Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı... Zorluklar güçlü... Hüzün insanı insan yapar, Yenilgi mütevazı... Tanrı'ya asla 'Neden ben?' diye sormayın. Ne olacaksa olur...

...Arthur Ashe

21 Ocak 2010 Perşembe

Lara’nın gözüyle…

Resim 237 Resim 146 Resim 148 Resim 161 Resim 171 Resim 174 Resim 198 Resim 236

Lara doğmadan kısa bir süre önce, onun doğumunu ve büyümesini kolaylıkla çekebilmek için aldığımız küçük dijital kameramızı Lara’ya teslim ettik. Ne de olsa onun için almıştık, madem fotoğraf çekmeye bu kadar meraklı buyursun çeksin. Bunlar da 2010’un ilk kareleri. Lara’nın gözüyle bakmak çok hoşumuza gitti. Hele babasını çektiği fotoğraf, babasının bir numarasına oturdu şimdiden. Çok uzun zamandır bu kadar hoşuna giden bir fotoğrafı olmamış.

Soldan sağa: Abim ve ben, self portrait, Lara’nın mutfağı, Anneannenin Herrend çay takımları, yılbaşı ağacımız, babasının portresi, Anneannenin Goblen çiçekleri ve Minnie Mouse