30 Mayıs 2009 Cumartesi

Bir dilek tut!

Hafta sonlarında Brüksel’e sık sık gidiyoruz. Genelde kısa süreli bir ziyaret oluyor. Tarihi merkezini gezip, Chez Leon’da midye yiyip, Belçika çikolatasına bir türlü doyamadan veda etmişizdir Brüksel’e çoğu kez. 

Son gittiğimizde daha önce girmediğimiz bir sokağına girdik. Havalar güzelleştiği için sokaklarda gezmek daha keyifli hale geldi. Turistler akın akın bu sokaktan aşağı doğru yürüyorlardı. Biz de elbet görülecek birşey vardır diyerek, takıldık bu insan seline.

Yolda önce bronzdan yapılmış bir anıtla karşılaştık. Turistler için görülmesi gereken önemli yerler arasında yer alan bir anıt. Everard 't Serclaes, kendisi 14. yüzyılda Brüksel’de yaşamış bir şahıs. Kendisini ölümsüz kılan özelliği, Brüksel şehrini 1356 senesinde Felemenkler’den geri almış olması. Ancak kendisi şehrin haklarını koruduğu için bir süikasta kurban gitmiş. İşte onun anısına, daha sonradan bu anıt yapılmış. Bu anıtın şöyle bir özelliği var. Everard 't Serclaes’in anıtına dokunan herkese iyi şans getirdiğine ve dileğinin gerçekleştiğine inanılıyor. Böyle bir efsane olunca, bu yolda ilerlemekte olan turistler 't Serclaes’i ellemekten ve hatta okşamaktan kendilerini alamıyorlar. Anıtın sürekli aynı yerlerinin ellenmesi nedeniyle, belli yerleri diğer yerlerinden daha parlak bir hal almış. Yani insanlar dokunuşlarıyla doğal bir cila yapıyor denebilir.

412px-Everard_t%27Serclaes_01* Resim wikipedia’dan alınmıştır. 

İşte bu sırada kim bilir ne dilekler sıralanıyordur insancıkların kafasında. Kimisi para, kimisi aşk, kimisi sağlık… Aslında yanından geçip gidiyorduk, herhangi bir dilekte bulunma niyetimiz yoktu. Lara kalabalığın ne olduğunu merak edince, onu kucağıma aldım ve anıtın yanına sokuldum. Biraz ürker diye de çekiniyordum aslında. Ona bu anıtı okşarken bir dilek tutarsan, dileğinin gerçek olacağını söyledim. (Dilek = arzu edilen, çok istenen bir şey olarak açıklandı) Hemen kavradı küçük beyniyle ve 't Serclaes’in kolunu ovarken, dondurma yemek istiyorum diye sesli bir şekilde dilekte bulundu. Çocuklar için hayat işte bu kadar basit, karmaşık hale getiren biz yetişkinleriz aslında diye düşüncelere dalarak oradan uzaklaştık.

DSC_0247

Turistlerin o yol üzerinde esas yürüme sebebinin Brüksel’in en önemli görülmesi noktalarından biri olan Manneken Pis anıtı olduğunu öğrenip, bu sevimli, çiş yapan çocuğun önünde resimler çekildikten sonra sıra Lara’nın dileğini gerçekleştirmek üzere dondurmacıya yürümeye geldi. Tüm dileklerimizin Lara’nınki gibi çabucak gerçekleşmesi dileğiyle…

29 Mayıs 2009 Cuma

Kurabiye Güzeli

Sıkıldık artık hergün boyama, el işi gibi aktiviteler yapmaktan. Lara oldum olası boyamaya meraklı olmadı aslında, ama son zamanlarda el işi yapmaya fena sardı. Aslında ona bıraksan yine isterdi el işi yapmayı, ama işin aslı ben sıkıldım. 

Bu sefer bir değişiklik yapıp, Lara'yı mutfağıma kurabiye yapmaya davet ettim. Keyiften havalara uçtu. Anneannesinin aldığı ahçı kıyafeti giyildi. Ayyy, dedim kendi kendime kızım büyümüş. İnsan hergün yanyana olunca anlamıyor nasıl büyüdüğünü.

DSC_0163

Hamuru önceden Kitchenaid’de yoğurmuş olsam da, çok keyif alacağını bildiğim için koydum önüne. O küçük ellerle bir usta edasıyla mıncık mıncık yoğurduktan sonra biraz buzdolabında dinlendirmek gerekiyor dedim. Sanırım Lara için en zor kısım bu oldu. Olmuş mudur, ne zaman olacak, niçin hemen yapmıyoruz diye ardı arkası kesilmeyen sorulardan bunalttı beni beş dakkikada. Yaklaşık bir saat buzdolabında dinlendirilmesi gereken kurabiye hamuru, bizde ancak on dakika dinlenebildi.

Hamur çıkartıldı ve küçük ahçının ellerine teslim edildi. Lara küçük merdanesi ile biraz kalın da olsa açmayı başardı. Hamuru inceltmek için biraz anne yardımı alındıktan sonra çeşitli şekillerle kurabiyler kesildi ve fırın tepsisine itinayla yerleştirildi.

DSC_0174DSC_0181DSC_0180  DSC_0199 

Lara için ikinci zor zaman geldi. Kurabiyelerin fırında pişme süresi. Toplamda 12 dakika olan pişme süresi, herhalde Lara’ya kendi ömrü kadar uzun geldi. Neyse bu sefer pişti mi, ne zaman pişecek sorularına engel olmak için hemen onu bahçeye oynamaya gönderdim. Böylelikle o zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan ben onu çağırdım. Bir tane, bir tane daha diyerek tam dört tane kurabiyeyi yuvarladı. Biraz daha yiyeyim lütfeeenn, diye yakarırken kurabiyeleri gözden uzak bir yere kaldırarak kurtuldum.

26 Mayıs 2009 Salı

Fotoğraf makinası mı? Fotoğrafçı mı?

Uzun zamandır istediğim ve bir o kadar zamandır ertelediğim fotoğraf makinamı geçen hafta sonu aldık. Geçmiş anneler gününde Lara’nın ve babasının hediyesi olacaktı. Ama bir türlü gününde almayı beceremedik. Zaten ne önemi var dedik. Önemli olan düşünülmüş olmasıydı. Gününde alamamış olsak bile, bizim için anlamı hep baki kalacak.

Nihayetinde aldık. Güzel fotoğraf bakmaya ve fotoğraf çekmeye oldum olası merakım olmuştur. Ben çocukken, babam bizim çok güzel resimlerimizi çekmiştir. Ben 3 – 4 yaşlarındayken, babamla birlikte çekilmiş çok güzel bir resim, hala odamınbir köşesini süsler. Hoşuma gidiyor baktıkça. Bana çocukluğumu hatırlatıyor. Yakın zamanda eklediğim rahmetli dedemin resmi ve Lara’nın bir aylıkken çekilmiş resmi de eklenince, konu hatırlanan güzel çocukluk günlerinden çıkıp hızla geçen zaman olarak değişti.

Neyse babamın çekitiği resimler dışında, annemin kuzeni Yücel Amca’lara çocukluğumda ne zaman misafirliğe gitsek, gerçek anlamda  dia gösterisi seyrederdik. Bütün ışıklar kapatılır, herkes koltuklarda yerini alırdı. Daha önceden dia makinasında seyredilmek üzere yerleştirilen dialar, o kulağımda hala duyabildiğim “tırk tırk”  sesi çıkararak bir bir duvara yansırdı. Bu güzel resimler de çok yerleri gezdirmiştir bizlere. 

İşte taaa çocukluktan gelen bu sevdayla, 2002 senesinde bir iş için Hong Kong’a gittiğimde kendime Canon marka bir fotoğraf makinası almıştım. Bu hevesle çeşitli amatör fotoğrafçılık kurslarına da katıldım. Uzun süre onunla fotoğraf çektim. Ama her zaman en şikayetçi olduğum şey, çektiğim resimleri hemen göremeyişim olmuştu. Birkaç tane iyi poz için baskıya giren bir yığın vasat resimden öteye gitmemişti. Bir süre sonra, Lara doğmadan kısa bir süre önce, daha pratik olduğu için ve aynı zamanda filme de alıyor diye bir Cybershot edindik. Evet hızlı, hafif ve pratikti. Bugüne kadar da bizi hiç üzmedi. Ama vedalaşıverdik bir anda benim daha iyi fotoğraflar çekme sevdam sebebiyle.

İşte böylesi uzunca bir hikayeden sonra kavuştum daha iyi ve teknolojik bir makinaya. Ben karar verip, alma gününe gelene kadar D70 ve D80 piyasadan kalmış. Bana da D90 almak düştü:)) Deklanşöre basınca çıkardığı ses bile kendini daha bir fotoğrafçı hissettiriyor. Hele bir de peşpeşe güzel kareler çekmek için bastığın zaman kendini profesyonel bir çekimde hissediveriyorsun bir anda. Bu tür makinaların tek olumsuz tarafı büyük ve ağır oluşları ama gülüseven dikenine katlanır diye düşünüyorum.

Makinanın ilk gününden ilk kareler şimdiden blog da yerlerini aldılar bile. Daha nice güzel günlerde, bizlere güzel anılar bırakmak üzere evimize hoşgeldin Nikon D90.

19 Mayıs 2009 Salı

Şaşırtan soru

Bugün Lara'yla evde sıradan bir gün geçiriyorduk. Her zaman çok konuşan ve çok soru soran bir çocuk olmuştur. Yaşı gereği dedik kendi kendimize. Kimi zaman güldüren, kimi zaman bezdiren, kimi zaman cevaplanamayan ardı arkası kesilmeyen sorular... Ve işte bugün, bloga yazmağa değecek nitelikte bir tane ile karşı karşıya kaldım.

- Anne, burası Dünya mı?
- Evet, yavrum.
- Biz Dünya'da mı yaşıyoruz.
- Evet, yavrum.
- Kimler yaşamıyor?
- Iıııı, uzaylılar, başka gezegenler...
- Kimler yaşıyor peki?
- İnsanlar, hayvanlar, bitkiler...
- Anne, sen bu konuyu nereden öğrendin?
- !!???...

Şaka gibi, ne fazlası var, ne eksiği. Unutmayayım diye konuşmaları hemen sonrasında not ettim.
Uzun zaman hatırladıkça güldürecek beni.

15 Mayıs 2009 Cuma

Trafik demeyin bana...

Eyy İstanbul halkı! Sakın ola "trafik" denen çağımızın belasını oralara özgü sanmayasın. Hatta durumunuza yatıp kalkıp şükredesiniz. Keza sizler gelişmekte olan bir büyük şehir sınırları içerisinde yaşıyorsunuz bu illeti.

Yüz ölçümü 41.000 km2 ile Konya'dan biraz büyük olan; nüfusu 14 milyon ile İstanbul ile yarışan Hollanda'da trafik her gün ülke genelinde yaşanıyor. Ülke küçük olunca herkes istediği yerde oturuyor, istediği yere çalışmaya gidiyor. Trenler, tramvaylar, otobüsler yetmiyor. Otoyollarda kilometrelerce otomobil kuyruklar oluyor.

Bugün hayatımın rekorunu yaşadım sanırım. Annişkomu Amsterdam havalimanına bırakmak üzere yola çıktık. Aslında bile bile lades oldum sanırım. Trenle gidip, dönecektik ama Lara'yla ve 2 devanası valizle in bin yapmak gözümde büyüdü. Erken çıktık yola, annemi bırakır bırakmaz dönecektim ve böylece akşam trafiğine kalmadan trafikten sıyıracaktık. Ama hiç, hem de hiç hesapladığım gibi olmadı. Toplamda 100 km'lik yolu, normalde ortalama 100 km hızla -Hollanda otoyollarında azami hız 120 km, kimi yerlerde 100 km'ye ve bazen de 80 km'ye kadar inebiliyor - 1 saat 15 dakikada gelmem gerekirken, 3 saat 30 dakika gibi bir rekora imza attım. Annem uçağa biniyorum diye telefon ettiğinde biz de evin kapısından içeri giriyorduk. Sinir, sıkıntı bastı üzerime. Larişko'nun durumunu ne siz sorun, ne de ben anlatayım.

Lara ve ben günün kalanını hafif sıyırmış bir şekilde tamamladık ama neyseki bu durum bir kişiye yaramış. O da kim mi? Şimdi ince ince gülümseyen güzel insan, evet sen oluyorsun. Seni çok seviyoruz. Güle güle git...

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Antwerp

Antwerp diğer değişiyle Anvers. Belçika’nın meşhur eski liman şehri, Güney Afrika’dan gelen elmasların işlenip, paha biçilmez mücevherlere dönüşmeden önceki durağı.

Antwerp, bizim oturduğumuz şehre yarım saatlik bir mesafede olmasına rağmen oraya yaptığım ziyaretler bir elimin parmaklarını geçmez. Kanım ısınmadı bir türlü. Eski, püskü, bakımsız ve karmaşık geliyor bana. İstanbul’da Osmanbey ve Kurtuluş semtlerine benzetiyorum. Tabi bir de Şişli’nin karmaşasını eklersek belki daha çok andıracak Antwerp’i.

Bütün bu düşüncelerime rağmen alışveriş ve yemek konusunda Hollanda’dan her anlamıyla daha zevkli ve şık bir şehir. İnsanları bile ufak tefek ve zarifler. Hollanda’da sokaklarda yürürken kendimi yerden bitme gibi hissederken Belçika’ya geçtiğimiz anda boyumu posumu normale dönmüş hissediyorum. 

SDC11209

İşte bu hissi bir kez de hep birlikte yaşayalım diye bindik arabaya ve koyulduk Antwerp yollarına. Yedik içtik, gezdik dolaştık, alışveriş yaptık. Akşam artık dönme vaktine yakın, Belçika’nın meşhur “waffle”ını yemeden dönmeyelim diye oturduk bir kafeye. Waffle’ın tadı damaklarımızda kalarak otoparka ulaştık. Ben otopark parasını ödemek üzere gruptan ayrıldım, aşağı arabanın yanına vardığımda herkes kıvana kıvrana gülüyordu. Hayra alamet değil dedim içimden bu gülme krizi. N’oldu, ne var diye soruyordum ama karınlarını tutaraktan gülmekten başka bir cevap alamıyordum. En sonunda elleriyle arabanın içini gösterdiler. Ve o an, başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Arabanın iç ışıkları yanıyordu. Neydi bu? Dün bir, bu iki… Çocuklar sersem etti demiştim ama artık bu sersemliğinde ötesinde bir durumdu. Çocukların bir günahı olamazdı.

Ani bir refleks gibi, hemen oturdum şöfor koltuğuna ve elim titreye titreye çevirdim kontağı. Motorun çalışma sesini duymak emsalsiz bir mutluluk verdi tüm bedenime. TomTom ayarlandı, bekle ev geliyoruz derken önümüzdeki günlerde arabadan inince herkesin son bir ışık kontrolü yapmasına karar verdik.

                       SDC11212 SDC11228

5 Mayıs 2009 Salı

Gezelim, görelim, eğlenelim…

Günler geçsin diye, her güne bir fasulye saydık Lara ile. 10, 9, 8 derken günler hızla geçti ve misafirlerin geleceği gün geldi. Misafir kalabalık olunca, Lara ve ben evde kaldık. Babamız onları karşılamaya gitti. Ama nasıl gitti? Misafirler Amsterdam Havalimanına inerken, babamız Brüksel havalimanına varmaya çalışıyormuş. Şans eseri evi araması neticesinde, olay netleşip, el freniyle bir U dönüşü yapılıp, Amsterdam Havalimanına tam zamanında ulaşmış.

Misafir dediğime bakmayın, biri annem olur öz ve öz, diğerleri senelerin dostları… Öyle bir plan yapmıştım ki, bir gün bile boş geçmeyecekti. Geldiklerinin ertesi günü hep birlikte “gong” sesini duyduk ve çoluk çocuk, cümbür cemaat koyulduk yollara.

SDC11150 SDC11153SDC11117 SDC11108

İlk hedefimiz Hollanda’nın en görülesi yerleri arasında birinci sırada yer alan Keukenhof oldu. Bahar mevsiminde açılan park, aklınızın alabildiği her renk ve her çeşit lalelerle bezenmiş bir sanat harikası gibiydi. Tam bir cennetti, büyülendik, aşık olduk.

Parktan oldukça zorlanarak kopabildik. Keyif keyif ama biraz da yorgun arabamıza döndük. Bizi kötü bir süpriz bekliyormuş. Çoçuklarla arabada bağrış çağrış, şarkılar türkülerle Keukenhof’a vardığımızda, şöfor – yani bendeniz – sersemlemiş olacağım ki arabanın farlarını açık unutmuşum. Kontak çevrilir, arabada tık yok; araba otomatik vites; Hollanda dümdüz; karalar bağlanır; sinirden gülme krizlerine girilinir.

Neticede otoparkda gelen geçen herkese şarj kablosu sorduk. Kimsede olmadığı gibi, olanlar bile yok dediler. Memleketimizi hasretle aradık. Başı kesik tavuk gibi otoparkda bir aşağı bir yukarı koşuşturduk. Bu da kesmeyince arabayı itmeye karar verdik. Bir Allah’ın kulu gelmedi yardıma. Kadın başımıza ve arkada oturan iki 3 yaş altı çocukla arabayı bir sağa bir sola itmeye başladık. Bunda da başarısız olunca tek çare “Yetiş koca hattını” aramak oldu. Yetişti de sağolsun, kendi 140 km’lik uzaklıktan yollara koyuldu, ayrıca acil yardım servisinden araç ayarladı. Bakalım hangisi önce varacak diye beklemeye koyulduk. Neyseki otopark yeşillikler arasında, ferah bir yerdi. Bekledik, bekledik… Sonunda servis daha hızlı çıktı ve yaklaşık 1 saatlik beklemeden sonra arabadan yine motor sesini duyabildik. Bu olay da günümüze renk kattı diyerekten, kocayla buluşmak üzere yollara koyulduk.

Bekle bizi Antwerp geliyoruz…