19 Nisan 2009 Pazar

Ödül

Ayşem'den güzel ödülümü aldım, sıra dağıtmaya gelmişti ama dedemin vefat haberiyle birlikte 48 saatlik bir Türkiye seyahati girdi araya. Benim için dedemin yeri başkaydı, bir de ailemizde daha önce hiç vefat yaşamamıştık. Bu iki sebepten ötürü cenazede bulunmak istedim.



Kızımı babasına, babasını da kızıma emanet ettikten sonra 16 Nisan sabahı saat 7'de yollara koyuldum. Önce trenle Amsterdam havalimanı, bir uçuş, bir aktarma, bir uçuş daha ve Ankara havalimanı... İki uçuşta da rötar vardı ve akşam geç saatte, yorgun argın vardım. Olsun önemli değil dedim, çok şükür vardım ya. 17 Nisan günü dedemi defnettikten sonra gece yarısı yine havalimanı yollarına koyuldum. Neyseki bu uçuş direkti, sabahın erken bir köründe kocama ve biricik kızıma kavuştum.



Dedem vefat ettiğinde 90 yaşındaydı. Sadece son birkaç ayını hasta geçirdi. Onun dışında son derece sağlıklı, zinde, keyifli ve mutlu bir hayat geçirdi. Bizlere çok güzel hatıralar bıraktı. Hepimizin önünde, onun yaşadığı gibi sağlık ve güzellik dolu bir hayat olması dileğiyle ben de ödülümü dağıtıyorum.

Öncelikle keyifle takip ettiğim Peçete'den Notlar blogunu yazan Ayşem'e teşekkür ediyorum.



-En güzel ödülü Nehir'in sağlığına en kısa sürede kavuşması olur diyerek; en zor günlerinde bile bloguna yazı yazmayı ihmal etmeyen, sevgili Zeynep Beyazıt'a : NB vs. NB

-Eskileri, anıları, gezileri yazdığında defalarca okumaktan keyif aldığım. Bir sonraki yazısını heyecanla beklediğim sevgili Yücel Tanyeri'ye: Yücel Tanyeri

-New York'da yaşamasam da New York'daki Türkler için son derece faydalı bir blog hazırlamış olan, belki bende bir gün memlekete geri dönemeyen Türklerden olursam, Hollanda'da böyle bir site hazırlarım diye düşünmeme vesile olan sevgili Yasemin'e: New York'tan Sevgilerle

Sevgiyle ve sağlıkla kalın...


Not: Ödül alan kişi, ödülü veren blogdan bahsedip, ödül logosunu sitesinde yayınlıyormuş ve ödüle uygun gördüklerini sitesinde sıralayıp, onları haberdar ediyormuş. Bilgilerinize.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Dedem...

Mekanın cennet olsun,

Huzur içinde yat dedeciğim...



15 Ocak'da yattın hastaneye,

15 Nisan oldu bugün, aldım üzücü haberini.

Hazırlıklıydım, ama ne kadar hazırlansam da elde değil

İçimin acısını dindirmek,

Gözlerimden dökülen yaşları durdurmak.


Dualarım hep seninleydi.

Aklım hep sendeydi.

Uzakta kaldım, gelemedim seni ziyarete,

Haberlerini aldım,

İyi haber gelmez oldu,

Sonunda beklenen oldu.

Huzur içinde yat dedeciğim.


En son yılbaşı yemeğinde niye hiç resmini çekmemişim,

Lisedeyken bana yazdığın mektubu niçin saklamamışım.

Üzülüyorum çok, bilememişim.

Hayatın her anını doyasıya, sağlıkla yaşadın.

Çok iyi bir insandın, benim bir tanecik dedemdin.


Bu sabah güneşin altında bahçede oturmuş,

Bahar dallarına bakarken,

Seni düşündüm,

Dua ettim senin için,

Dualarım kabul oldu, dedeciğim.

Mekanın cennet olsun,

Huzur içinde yat.

Gözlerim seni hep arayacak.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Eastern Bunny’den Sevgiler

DSC03345Akşamdan yumurtalar haşlandı, sabah Lara heyecanla okula götürdü. Ne yapacağını bilmiyordu. Kafa biraz karışıktı. Geçmiş aylarda kutlanan Karnaval’a gitmişti aklı. Acaba kostüm mü giymek gerekiyordu? Neyse anne yetişti derdine. Paskalya’ydı. Yumurtalar boyanacak. Bahçede saklanacak. Çocuklar da arayıp bulacaktı. Tabi ki bayıldı. Çocuk değil mi, tam onlara göre. Değişik bir objenin boyanması, bahçede ararken duyulan heyecan, bulunca hissedilen sevinç… Her anından keyif, eğlence ve mutluluk fışkıran kutlamalar sadece Paskalya’ya has bir durum değil, Noel, Karnaval ve daha başka dini bayramlar da bu şekilde kutlanıyor.

Benim de hem hoşuma gidiyor, hem de az da olsa üzülüyor ve içten içe imreniyorum. Biz de niye böyle eğlenceli hale getirilmemiş bu bayramlar diye düşünüyorum. O yüzden mi acaba şimdilerde gençler sahip çıkmıyor bu bayramlara. Aksine herkes yeni yılın takvimini eline alır almaz, bu bayramların kendilerine kaç günlük tatil kazandırdığına bakar oldu. Kimi kayak tatiline, kimi güneye, kimi yurt dışına kaçar oldu.

Acaba diyorum; bu bayramlar çocuklar için daha eğlenceli, daha hatıraları süsler hale getirilmiş olsaydı, eskinin çocukları, şimdinin anne babaları daha arzuyla mı aktarırlardı kendi çocuklarına, onlarda kendi çocuklarına. Demiyorum ki; büyükleri, akrabaları hatırlamak, onları arayıp sormak, ziyaret etmek kötü birşey. Ama bu döngü çocukları daha fazla içine alıyor olmalıydı. Çünkü çocuk bu, sevmez yaşlı birinin evine gidip, kenarda sus pus oturmayı. Dahil olmak ister herşeye, oyun oynamak, eğlenmek ister. Bayramlıklar, bayram harçlıkları, şeker, çikolata var aslında ama zamane çocuklarının ruhlarını ne kadar doyuruyor düşünmek lazım.

Eskiden bu gelenek ve göreneklere daha çok sahip çıkılıyordu. Aileler, akrabalar daha iç içiçe yaşıyorlardı. Şimdinin küçük ikramları, eğlenceleri o zamanlarda çok hoşa gidiyordu. Ama zaman hızla aktı, değişti. Herşey çok daha kolay sahip olunur oldu. Küçük şeyler değersizleşti. O yüzden de çocuklara kıyafet, şeker, çikolata gibi şeyler alarak bayramlara dahil etme geleneği eskidi, “demode” oldu. Bayramlarda ruhlarına hitap edemediğimiz zamane çocukları, zamana ayak uydurdu, hızla değişti, unuttu bu bayramları nasıl kutlayacağını. Pek çoğu için bayramlar sadece tatil olarak algılanır oldu.

Geçmişteki pek çok güzel şeye sahip çıkmayı bilemediğimiz gibi, bu da yitip gidenler arasına çoktan girdi bile. Bu duruma benim gibi üzülenlere de bir bardak soğuk su içmek kaldı.

Bolluk ve bereket getiren bir bahar geçirmemiz dileğiyle… Happy Eastern to all!

DSC03339

6 Nisan 2009 Pazartesi

Mangoh'u tanır mısınız?

Bundan birkaç hafta önce Amsterdam'daki dünyaca ünlü Van Gogh müzesini gezmeye gittik. Aslında müze gezmeyi seviyor olmamıza rağmen; Lara ile bu işin zor olacağını ve bize zor anlar yaşatacağını düşünerek, müzeleri çok fazla gidilecek yerler arasına koymamıştık. Ancak 7 Haziran 2009 tarihine kadar ziyaret edilebilecek olan "Van Gogh and the colors of the night" isimli özel sergiyi duyunca fikrimizi değiştirip Lara'yla müzeyi ziyaret etmeye karar verdik.

Vincent van Gogh - The Starry Night

Müzeye öğlene doğru vardık, kapıda uzunca bir kuyruk bekledikten sonra içeriye girdik. Montları ve Lara'nın pusetini vestiyere verdikten sonra sıra müzeyi gezerken Van Gogh ve eserleri hakkında bilgi veren, yani bir anlamda ziyaretçilere rehberlik eden, cihazlardan almaya gelmişti. Evet ilk cızırtı burada yaşandı diyebilirim. Anneyle babanın kulağa takılan bu cihazdan vardı ama Lara'nın yoktu. Olurdu olmazdı diye geçen on beş dakikanın ardından akıllı baba bir çözüm buldu. Lara'yı kucağına aldı, cihazın kumanda kısmını ona verdi, kulaklığı da kendi kulağına taktı. Arada da Lara'ya basması uygun olan bir iki düğmeye bastırtarak, Lara'ya kendisinin önemli bir iş yaptığını düşündürttü. Eee bravo valla! Bundan iyisi can sağlığı.

Müzeyi daha gezmeye yeni başlamıştık ki Lara'dan birinci soru geldi: "Anne, bu resimleri kim yapmış?" Tam o sırada Van Gogh'un kendi portresinin yakınlarındaydık. "İşte bu adam, ismi Van Gogh" dedim. Biraz daha gezdikten sonra ikinci soru geldi: "Peki ne zaman boyamış bunları?" Lara'nın resimlere olan ilgisi inanılmazdı, büyük bir insan edasıyla geziyor ve çok hoş sorular sorup öğreniyordu. Bu soruyu cevaplamakta biraz zorlandım. Ne zaman diye soruyordu ama çocuklarda zaman kavramı çok fazla oluşmadığı için ne söylesem Lara'da somut bir zamanı simgelemeyecekti. İşte ben de o an aklıma, ihtiyar dedenin (yani benim dedemin) kendisi gibi çocuk olduğu zamanlarda Van Gogh'un yaşadığını ve o zaman bu resimleri yaptığını anlattım. Lara'nın keyfine diyecek yoktu, resimlere bakıyordu, sorular soruyordu ve değişik şeyler anlatılıyordu.

Neticede başka da sorun yaşanmadan, büyük bir iş birliğiyle gezimizi sonlandırdık. Müze ziyaretinin üzerinden birkaç hafta geçti ve geçtiğimiz cumartesi Hollanda'lı bir ailenin evine akşam yemeğine davet edildik. Lara yemeğini yedikten sonra etrafda oyalanırken, ev sahiplerinin kitaplarının arasında Van Gogh'un kendi portesinin olduğu bir kitap ayracını bulup koşarak masaya geldi: "Anne, biz buna gitmiştik. Mangoh bu." İşte söylenecek söz bulunamayan anlardan biriyle karşı karşıyaydık. Kocaman bir tebesümü hakeden pırıltılar, işte bu pırıltılar...

Vincent van Gogh - Self Portrait with Felt Hat

3 Nisan 2009 Cuma

Çuha çiçeği

Bahar geldi,
Çiçek açtı,
Her taraf neşe doldu.
Arı vız vız vız,
arı vız vız, diye çalışır.
Evet bende yukarıda bahsi geçen arılar gibi vız vız çalışıyorum. İşler bir türlü bitmek bilmiyor. Güzel evin işlerinden, minnoş Lara'nın isteklerinden arta kalan zamanda kendimi spora, örgüye veya bloğa yazı yazarak oyalarken, bahar gelince ilgi ve alaka bekleyen bir de bahçe eklendi listeme. Tamam seviyorum dedim ama zormuş be. İstanbul'dayken ne güzel çağırıyordum sitenin bahçıvanını dikiveriyordu saksılara. Burası Avrupa ya, insan gücü pahalı. Bir de bu Hollandalılar acayip pinti adamlar, hiç birşeye para vermiyorlar. Herkes kendi işini kendi yapıyor. Ee ben de ister istemez etkilendim onlardan. Kendi bahçemi kendim çiçeklendiririm dedim. Yaptım da, çok da güzel oldu ama iki gün belim iki büklüm, Sürahi nine gibi gezdim. Uzun lafın kısası pek güzel oldu bahçem ama bilmem önümüz bahara ne yaparım. Dur bakalım o zamana...

Aslında çuha çiçeklerini bahçeye dikmek, kesinlikle çiçek aranjmanı kategorisini girmiyor. O yüzden yapılışı ile ilgili bilgi vermek yersiz olacaktır. Ama çuha çiçekleri ile şu kısa bilgiyi vermekten de bir zarar gelmez.

Primula; zengin ve nemli toprağı tercih eder. Şubat - nisan sonunda çiçeklenir. İlkbaharda toprağına gübre ekleyin. Bakımı çok kolaydır. Nemli toprak sever. Kış aylarında biraz yağmur, biraz kar, azıcık da güneş Çuha Çiçeği için yeterlidir. İki haftada bir sıvı gübre verebilirsiniz.
Fidenizi dikerken sararmış yapraklarını temizlemeyi unutmayın. Köklerinden biraz daha büyük çukur kazın. Hava almaması için bastırın. İkinci bir fide istiyorsanız 10-15 cm uzağına dikebilirsiniz.

Daha fazlası ile ilgileniyorsanız aşağıdaki bağlatıyı tıklayabilirsiniz. http://www.bahce.gen.tr/cuha-cicegi.html#more-207