26 Şubat 2009 Perşembe

Lara ve Karnaval

1. Gün


Lara'nın okulunda Karnavalın kutlanmasına kısa bir süre kalmıştı ve ben her gün Lara'ya masal anlatır gibi neler olacağını anlatıyordum. Sabah uyanacaktık, Lara pembe peri kıyafetini giyecekti ve okulun yolunu tutacaktık, okulda danslar, şarkılar ve daha neler neler. Lara mutluluktan havalarda uçacak gibi oluyordu ve masalın büyüsü geçmeden "anne, bir daha, bir daha anlat" diyordu.


En sonunda Karnaval günü geldi çattı. Lara'yı kulağına bugün Karnaval günü diyerek yatağından hoplatarak uyandırdıktan sonra. Peri kıyafetini giydirmeye başladım. Normalde üzerini giydirirken, yerinde duramayan Lara, bu sefer büyük bir işbirliği göstererek neredeyse kendi giyindi. Merdivenlerden küçük bir su perisi gibi süzülerek indi. Okula vardığımızda artık kanatlanmış uçuyordu mutluluktan.















Vedalaşıp ayrıldıktan sonra, o Karnavalın keyfini sürmeye devam etti, bende eve biraz huzur bulmaya gittim. Lara'yı okuldan almaya gittiğimde, benim kızım hala havalarda uçuyordu. Eeee boşuna peri kıyafeti giydirmemişim... Eve dönmek bile istemiyordu, neyse herkes yavaş yavaş ayrılmaya başladı ve ertesi gün bir daha Karnaval olduğunu öğrenince nihayetinde eve dönmeye razı oldu.



2. Gün

Karnavalın ilk günü bizim ve özellikle Lara için değişik, keyifli ve eğlenceli bir tecrübe olmakla birlikte; resimlerden gördüğüm kadarıyla, aslında ikinci gün, inanılmaz komik geçmiş.


İkinci günün sabahı Lara, Karnaval heyecanıyla kendi uyandı yatağından zıplayarak. Üst giyinme kısmında yine bir melekdi. Kendisinin yine peri kız olacağını düşünerek, koşulsuzca teslim olmuştu annesine. Ama ben onu çiçek kız yani hippi yapma hevesiyle üzerine başka bir şeyler giydirmeye çalışıyordum. Durumu anlayınca huysuzlanmaya başladı, peri olmak istiyorum, niye bunu giydiriyorsun diyordu. Peri kıyafeti kirlenmiş diyip kendi istediğimi giydirdim neticede. Sanki 2,5 yaşındaki bir çocuk hippi olmaktan ne anlayacak, ne keyif alacaktı ki. Çocuğun istediği çok basitti, peri olmak istiyordu. Annesinin gazabına uğrayan Lara, okula kıyafetinden çok da memnun olmayarak gitti. Neyse okula vardıktan sonra olanları fotoğraf karelerinden anlatacağım.














Evet Lara'ya sorsak tam bir prenses olmuştu ama bana göre Kont Dracula'nın gelinine daha çok benziyordu. Bu olay bana çok güzel bir ders oldu. Bugüne kadar anlayamamışım. Lara'yla aşık atılmazmış. Havlu attım, pes diyorum.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Karnaval

Karnaval çılgınlığı... Her bahar, Paskalya'dan 7 gün önce Hollanda'nın büyük bir kısmı eğlencenin dibine düşüyor. Ve bu yılda Karnaval yine başladı, meydanlar süslendi, insanlar garip ve komik kostümler giyme yarışına girdi. Karnaval süresince galonlarca bira tüketiliyor, dans ediliyor, şarkılar, marşlar söyleniliyor ve çılgınca eğleniliyor. Baharın gelişi kutlanıyor.




Aslında günümüzde kutlanan Karnavalın geçmişi, 2. Dünya Savaşı sonrasına dayansada, kökeni çok daha eskiye dayanıyor. Baharın gelişi hemen hemen bütün kültürlerde değişik şekilllerde kutlanır. Hollanda'daki ortaçağ hıristiyanları da, Karnavalı, 40 gün boyunca et yenilmeyen Paskalya'dan önce son bir yeme, içme ve eğlenme fırsatı olarak görmüşler.


17. yüzyılda gerçekleşen reformlar esnasında Rehn ve Maas nehirlerinin kuzeyinde kalanlar Protestan olurlarken güneyde kalanlar Katolik kalmaya devam etmişler. Zaman içerisinde kuzey bölgelerde Karnaval kutlanmaz hale gelirken, güneyde kutlamalar günümüze kadar sürdürülmüş.
(Kaynak: http://www.nlplanet.com/almanac/carnival)

İşte bizde Karnavalın en hararetli kutlandığı bu güney bölgesinde oturduğumuzdan böylesine değişik, renkli ve eğlenceli bir olayı tecrübe etmiş olduk. Aslında hayatımızda Lara olmasaydı , belki bu kadar da içli dışlı olamazdık. Kenardan, göz ucuyla seyrederdik ama bir parçası olamazdık.

Evet nasıl bir parçası olduk, bizde ne gibi güzel anılar bıraktı, bunlarda en kısa zamanda bir sonraki yazımda...

19 Şubat 2009 Perşembe

Fasulyeden olmak...

Nedendir bilmem, geçenlerde düşünürken, aklıma fasulyeden olma tabiri geldi. Küçükken bütün oyunlarda beni fasulyeden oynatırlardı. Durumu biraz daha detaylı incelemeden önce, bizim jenerasyondan olmayanlar veya bu tabiri bilmeyenler için bir açıklama getireyim.


Oyun oynarken, yaşı küçük, çelimsiz veya mızmız çocuklar fasulyeden oynatılırdı. Yani hem fasulyeden oynayan çocuğun kalbi kırılmıyordu hem de oyunun gidişatı etkilenmiyordu. Fasulyeden oynayan çocuk sağa sola koşar, kendini oyunun bir parçası hisseder ama işine gelmeyip de yan çizeceği zaman hemen fasulyeden olma bahanesine sığınırdı. İşte benim durumumda böyleydi.


Biz çocukken, ki o zaman bunun bir lütuf olduğunu bilmiyorduk, sokakta oyunlar oynanırdı, bisiklete binilirdi, top oynanırdı, mahalle arkadaşları ve komşu çocukları vardı. Şimdi böyle şeyler artık çocuklara masal gibi geliyor olsa gerek. Çocuklar televizyon, bilgisayar oyunları ve alışveriş merkezleri arasında sıkışıp kalmış durumdalar. Neyse ben konuma geri döneyim en iyisi.


Çocukken oldukça ufak tefektim, çok çabuk yorulurdum ve hemen mızmızlanırdım. Hal böyle olunca sevgili arkadaşlarım da, beni hep fasulyeden oynatırlardı. Durumu içerlerdim ama tam ebe beni yakalamak üzereyken ve daha fazla koşacak takatım kalmamışken. "Ben fasulyeyim" diye mızmızlanarak kendimi yere atmak değişik bir keyif de verirdi.


Çocukken her oyunda fasulyeden oynamak acaba şu anki halimde bile bazı şeyleri fasulyeden yapmama sebep olmuş olabilir mi? Mesela geçen gün pilates sınıfında zorlandığım hareketleri kendime göre değiştirdiğimi veya yorulduğum anda bıraktığımı farkettim. Dur bakalım, biraz zorla kendini, yapabildiğin kadar yap, gerçekten yapamayacak gibi hissedersen bırak değil mi? Ama ben ne yapıyorum, hareket için geri sayım başlıyor: 10, 9, 8... Zeynep hareketi yapmak için çabalıyor, 7, 6... Zeynep kaytarmaya başlıyor, 5, 4, 3... Zeynep kendisinin diğerleri gibi formda olmadığını düşünürek kendini kandırıyor, 2, 1... Zeynep fasulyeden olduğunu düşünerek matın üzerinde boylu boyunca yatıyor.


Bunun gibi pek çok örnek verebilirim hayatımdan, başlayıpta yapamayacağımı veya bana göre olmadığını düşündüğüm spor aktiviteleri mesela. Tramplen atlama, su altı rugbisi, dalgıçlık, monopalet, tenis, surf, kayak bunlardan bazıları. Bir de ben bunu başarırım diye düşünüp azimle sarıldığım ama bir süre sonra sıkıldığımı hissettiğim hobiler var diğer bir yandan. Takı yapımı, fotoğrafçılık, örgü, çiçek aranjmanı ve daha birçoğu. Gerçi bunların bir kısmını hala ara ara yapıyorum ama esas anlatmak istediğim bu değil.

Acaba başka insanlar daha fazlasına mı, daha azına mı merak salmıştır? Bu kadar şeyi denemiş olmanın bana çok faydası olmuştur mutlaka. Hoşuma giden veya gitmeyen şeyleri daha kolay tespit etmişimdir, kendimle barışık olmamı sağlamıştır ve kendi kendimle vakit geçirmenin keyifli bir şey olduğunu keşfetmişimdir.

Aslında kafamı kurcalayan tek bir şey var. Acaba nasıl olurdu? Bunlardan bir tanesine veya birkaçına, fasulyeden değil de, biraz daha yürekten tutunsaydım, aşık olsaydım, hayatımın bir parçası değil de hayatım olsaydı.

6 Şubat 2009 Cuma

Belki duyarsın beni...

Bundan yaklaşık 4 yıl kadar önce çok sevgili dedem, hayatı ve yaşamayı o kadar çok seviyor olacak ki 86 yaşında by-pass ameliyatı olmaya karar verdi. Doktorlarda bünyesinin oldukça dayanıklı olduğunu ve ameliyatı kaldıracağını düşündüklerini söyleyerek onun kararını desteklediler. Dedem bir kere kafasında karar vermişti ya, eminim etrafındakilerin ona "amcacığım, babacığım bu yaşta ne gereği var böylesine ağır bir ameliyata" söylemlerini İsmet İnönü misali duymazdan gelmişti. Öyle böyle derken ameliyatı oldu. Ameliyatı hiç sorunsuz atlattı ama yaş ileri olunca vücut başka yerlerden pürüzler çıkarmaya başladı. Akciğeri su topladı, beyinde kan pıhtısı falan derken uzun süre kendine gelemedi. Hatta o yaz, sanırım 2005 senesinin yazıydı, onu ilk defa Çeşme'de aramızda göremedik.
Neticede bizleri şaşırttı, tabiki eskisi gibi olamadı ama atlattıklarını düşününce yaşama azmi onu hayata döndürdü diyebilirim. Ve sonra hayat yavaş yavaş eski haline dönmeye başladı. O kendi evinde, kendi köşesinde, bizler de kendi hayatlarımızda. Daha az arar, daha az sorar olduk. Biliyorduk ya iyi olduğunu.
Derken seneler birbirini kovaladı ve geçen zaman hiçbir yaşlı gibi onun da leyhine işlemedi. Zamanla daha az konuşur, daha az duyar oldu, kendi ihtiyaçlarını daha zor karşılar oldu.
Her yılbaşı olduğu gibi, 2009'a gireceğimiz yılbaşında da, benim ailemin evinde yılbaşı yemeği için toplandık. Dedem artık her daim yorgun, bunun da ötesinde mutsuz görünüyordu. En çok içimi sızlatanda buydu. Sanki yaşamayı taparcasına seven birinin bu şekilde yaşamaktan dolayı duyduğu mutsuzluk gibi.
Henüz yeni yıla girmemiştik ama yeni yılın dedem için iyi şeyler getirmeyeceğini "bu ne yemeği, niçin bir araya geldik?" diye sormasından anlamıştım. Yeni yılın takip eden günlerinde de durumu kötüleşmeye başladı. Bizim Hollanda'ya döneceğimiz gün, onu da hastaneye yatırdılar. Hergün kulağım telefonda gelecek haberleri bekliyordum. Bazı gün iyi, bazı gün kötü haber derken, bugünü bulduk. Her geçen gün daha kötüye giden haberler alacağımı düşünürken, arada iyi haberler de geldi. Hatta bugün dedemin hastaneden çıkarılacağından bile bahsedilmişti. Akşam üzeri hastaneden çıkarıldığını umarak annemi aradığımda kendisinin yine kötüleştiğini öğrendim. Oysaki benim duymak istediklerim bunlar değildi. Aldığım haber öyle bir haber olacaktı ki ben de şunları yazacaktım:
Dedem bizi yine şaşırttı, bugün hastaneden taburcu oldu. Biliyorum ki sağlığı eskisi gibi olmayacak, hatta belki her geçen gün daha da kötüye gidecek...
Ama olmadı. Çoğumuz için oldukça sıradan geçen bir gün, dedem için sıradan bir gün olamadı. Kalbim hep onunla, her ne kadar onu özleyeceğimi bilsemde, Çeşme'de ve yılbaşı masalarında gözlerimin onu arayacağını, eksikliğini kalbimin derinliklerinde hissedeceğimi bilsemde, onun için en iyisini diliyorum.
Her insanın yaşamayı arzu edeceği uzun ve sağlıklı bir yaşam sürdürdün, artık daha fazla savaşma. Seni hastane odasında, makinalara bağlı acı çeken halinle değil hatıralarımdaki gibi hatırlamak istiyorum.