30 Ekim 2009 Cuma

Yeni bir çağa girdik

“Bu ne?”, sorularıyla başlamıştı herşey. Lara o zaman 1,5 yaşlarındaydı ve etrafında gördüğü herşeyi durmadan sıkılmadan sorabiliyordu. Yaşı ilerledikçe soru “Niçüün?”e dönüştü. Bunun gelişiminin bir parçası olduğunu bilsemde, bir yerden sonra bünyem kaldırmıyordu. Bu soruların kulaklarımda yankılandığını daha dün gibi hatırlarken, bir gerçekle yüzleşiverdim. Bu sorular kolaymış, keşke hep böyle cevaplaması kolay şeyler sorsaymış dedirten türden bir gerçekle.

Lara’nın okuluna giden yolun kenarında küçük bir Katolik mezarlığı var. Duvarları alçak olduğu için içerisindeki mezar taşları da çok iyi görülüyor. Bir sabah Lara’yı okula götürürken bana bu mezarların ne olduğunu sordu. Önce anlamazdan gelmeye çalıştım ama ben anlamamış gibi yapınca, iyi anlatamadığını düşünerek öfkelenmeye başladı ve sinirle tekrar tekrar anlatmaya çalıştı. Bu sefer anlamış gibi yapmak durumunda kaldım ama cevap olarak ne vereceğimi bilmiyordum. En iyisi doğruyu söylemektir diye düşündüm. “Neyi anlatmaya çalıştığını çok iyi anladım ama sana nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Sen şimdi okuldayken, ben de kitaptan sana nasıl anlatacağımı öğreneyim. Tamam mı?”, dedim. Önce kafasına yatmadıysa da sonunda razı oldu. Lara’yı bıraktıktan sonra eve gelene kadar kafam çok karmaşıktı. Okuldan sonra umarım unutmuş olur, yine sorarsa ne anlatmalı falan diye düşünerek oturdum internetin başına. Güvendiğim birkaç kaynaktan okuduğum kadarıyla ona doğruyu söylemem gerektiğine karar verdim. Tabi eğer tekrar soracak olursa!

Umarım sormaz diye dua ederek okula vardım. Öpüşüp, sarıldıktan sonra daha nefes bile almadan, “Kitaptan okudun mu , anne?”, diye sordu. İşte o an kurtuluş olmadığını, kızımın açıklanması zor sorular çağına giriş yaptığını idrak ettim. “Evet, okudum kızım ama burası anlatmak için uygun değil birazdan evde anlatırım”, dedim. Eve vardık. Çok fazla detaya girmeden, onun anlayabileceği bir dille, onu fazla ürkütmeden konuyu anlattım. Önce kendisini, peşine beni, sonra babasını, annanesini, babannesini ve küçük kalbinde sevdiği herkesi sordu. Zamanı gelince hepsinin bu dünyadan  ayrılacağını öğrenince İSTEMİYORUM diye bağırdı. “Evet haklısın yavrum, ben de İSTEMİYORUM”, dedim ve konuyu artık bir daha açılmamasını umarak başka yerlere getirdim. 

Onu her okula götürdüğümde, mezarlığın oradan geçtiğimizde elim yüreğimde oluyor. İstesek de, istemesek de hayat ve ölüm bu dünyanın bir parçası. Ve inanıyorum ki; bu gerçeği bilirsek, zamanı geldiğinde ölümü kabullenmemiz daha kolay olur.

Aramızdan ayrılan tüm sevdiklerimize, huzur içinde yatsınlar.

5 yorum:

ipex dedi ki...

çocuk doğurmaktan çok şu terrible two ve terrible three hikayelerinden korkar oldum! bir tanesiyle de tanıştım, aman tanrım dedim :) umarım siz bu evreleri kolay atlatmışsınızdır, her şey onlar büyüdükçe daha da zorlaşıyor sanki...

bu arada Hollanda'ya seyahatlerimiz sırasında sık sık Breda'dan geçiyoruz, bilseydik el sallardık size :) bir dahaki sefere artık :)) sevgiler...

Zeynep Gemalmaz Çelik dedi ki...

Kolay atlatmak mı, nerde? Tam Holanda'ya taşınma günleriyle birlikte "peak" yapmıştı. Neyse geçti çok şükür. Haa geçti dediğime bakmayın, her yeni gün, yeni şeyler çıkıyor. Olsun ama bunlar da çocuk büyütmenin tadı tuzu.

Biz de Brüksel'de vakit geçirmeyi pek severiz. Ne garip blog vesilesiyle tanışmak. Bir daha yolunuz düşerse el sallamak yetmez, bir kahveye bekleriz. I mean it!

ipex dedi ki...

ne güzel olur gerçekten! söz vermiş olmayayım çünkü son 2 ayımıza girdik, biraz telaşlı geçecek sanırım, ama sizin yolunuz Brüksel tarafına düşerse biz sizi ağırlamaktan mutluluk duyarız :))

Selen Yavuzdogan dedi ki...

Ben de dogum ve olum sorulariyla bogusuyorum bir suredir. Elimden geldiginde cevaplamaya calistim ama "Olen insanlar nereye gidiyor?" sorusuna cevap veremedim. "Bilmiyorum" dedim, " o zaman sen arastir, sonra anlat bana" dedi... :)

Zeynep Gemalmaz Çelik dedi ki...

Selen'cim,
Çok saf ve tatlı oluyorlar, değil mi? Sen araştır, cevabı bulunca bana da anlat olur mu?:))