29 Aralık 2009 Salı

Güle güle 2009

Karın beyaza bürüdüğü otoyol boyunca arabamız ilerlerken, derin düşüncelere dalmıştım. Bir seneyi daha geride bırakıyoruz, ne kadar da çabuk geçti bu sene, diye düşünüyordum. Birden geçen sene bu zamanlara gidiverdim. Her zaman yılbaşı masamızdan eksik olmayan dedemin, bu sene bizimle olamayacağını, her yılbaşında ne kadar şanslı bir insan olduğunu, bizlerinde en az onun kadar şanslı olmamızı dilediği güzel konuşmasını boynunu hafifçe yana eğerek, tebessümle tamamlayamayacağını düşününce sessiz göz yaşlarına boğuldum. İşte bu göz yaşları ve içimdeki burukluk da beni aldı geride bıraktığımız senenin muhakemesini yapmaya götürdü.


Bloguma…


Geçtiğimiz sene boyunca, bloguma dolu dolu, doya doya yazı yazar oldum. Haftalarca arkadaş yüzü görmeden, iki kelam etmeden geçirdiğim zamanlarda bir tür iç dökme ihtiyacı olarak başladım yazmaya. Yazmanın da, konuşmak kadar insanın içini rahatlattığını fark ettim. Uzunca bir süre ruhuma ilaç olarak kullandıktan sonra, zaman içerisinde hayatımın en güzel anlarına ışık tutan bir kaynakça yarattığımı fark ettim. Üzerinden aylar geçip de, geriye dönüp falanca zamanda ne yapıyormuşum diye dönüp bakar oldum. Lara’nın zaman içerisinde hafızalardan silinebilecek anılarını kaleme aldığım bir yer oldu. Yazmanın, kelimelerle oynamanın, hatıraları kaleme almanın ne kadar keyifli bir uğraş olduğunu fark eder oldum.


Masal kitabıma…


Yazı yazmanın verdiği keyfi fark edince, kızıma blogtaki yazılarımın dışında birşey bırakmak arzusuyla çıktım yola. Zorlu ve uzun bir süreçten sonra içime sinen birşey oluştu. 2009 masalım için yapım aşaması oldu. Umarım 2010’da da çizim ve basım aşamaları tamamlanmış olur.


Fotoğrafçılığıma…


Çok arzu ettiğin şeylerin peşinden koşulması gerektiğini anladım.


Kendime…


Kızımı büyütürken ne kadar çok özveride bulunduğumu düşünsemde, kucağımdaki minik bebeğin, büyüyüp, küçük bir kız çocuğuna dönüştüğünü görünce, kızımı büyütmenin bana verilen bir ayrıcalık olduğunu anladım.


Mutluluğun anahtarının benden başka kimsenin elinde olmadığını fark ettim.


Lara’ma…


Geçtiğimiz bir sene içerisinde büyüdün, güzel kızım. Sadece fiziksel olarak değil, aklınla ve duygularınla da. Her günümüzü, her anımızı birlikte dolu dolu yaşar olduk. Anne-kız olduk, can-ciğer olduk, birbirimize arkadaş olduk. Hollanda’nın bizim için en güzel hediyesi bu oldu diyebilirim. Zor oldu, yorucu oldu ama herşeyine değdi. Bir yaş daha sağlık, mutluluk ve neşe içerisinde büyüdüğünü gördüğüm bir yıl oldu. Geçtiğimiz sene içerisinde her zaman iyi bir anne olmaya çalıştıysam da, zaman zaman sabrımın taştığı, sana kızdığım, kalbini kırdığım ve seni göz yaşlarına boğduğum anlar da oldu. Senin de beni kızdırdığın, üzdüğün ve hatta çıldırttığın anlar da az değildi. Her ne olursa olsun, seni her zaman sevdim ve seveceğim. Aramızdaki bu sevginin ve arkadaşlığın ömrümüz boyunca devam etmesi gelecek yıllardaki tek dileğimdir. Bu sene içerisinde anneliğin ne kadar zor ve ne kadar meşşakkatli bir iş olduğunu daha da iyi anladım. Anladığım şeylerden bir diğeriyse bu kadar küçük yaşta olmana rağmen, senin adına, senin gelecekteki hayatınla ilgili karar vermenin ne kadar zor olduğuydu. Biricik kızım, senin için yaptığımız herşey ve verdiğimiz bütün kararlar, senin gelecekte kendinle barışık, mutlu, üretken, diğer insanlara ve çevreye duyarlı ve faydalı bir insan olabilmen içindir. Seneye görüşmek üzere:)

24 Aralık 2009 Perşembe

Şimdiden iyi seneler

CSC_0416

Türkiye yolcusuyuz iki güne. Özlediklerimizi görüp, özlem giderip, bol bol yemek yiyip döneceğiz. Bu sebeple herkese şimdiden iyi seneler dileyeyim dedim.

Bedenimizden sağlık fışkıran, gözlerimizde neşe parlayan, yaşama enerjisi ve mutluluğu ile dolu pırıltılı bir yıl diliyorum hepimize.

20 Aralık 2009 Pazar

Dışarıda lapa lapa kar yağıyor

Herhangi bir kayak beldesinde değiliz. Hollanda’da evimizin bahçesindeyiz. Bu sene kış ne kadar yumuşak geçiyor derken, sonunda gerekeni yaptı. Tam da zamanında demeliyim. Noel ve yılbaşı arifesinde her yer ışıklarla donatılmışken kar da ambiyansa bir başka hoşluk kattı. DSC03924 DSC03915DSC03914

DSC03916

DSC03922

17 Aralık 2009 Perşembe

İstanbul…

Her yaz kocamla başbaşa gittiğimiz bir güzergahımız olur. Yılın her gününü birlikte geçiriyor olsak da, bir yerlere kaçmak iyi geliyor ikimizede. Geçtiğimiz yaz, yurt dışında yaşamanın getirdiği hasretle, kızımızı anneannesiyle Çeşme’de bırakıp, bir kaç günlüğüne İstanbul’a turist olduk. Sanırım üç sene önceydi, garip bir çift duymuştum. Anadolu yakasında oturup, her sene Avrupa yakasına bir otele, tatile gelen. İşte biz de onlar kadar garip olduk. Eskiden oturduğumuz, evimiz, yurdumuz bildiğimiz şehire turist gittik.

Bir otele yerleştik. Karaköy’de soluğu aldık. Karaköy Lokantası’nda, günlük iş telaşlarını ofislerinde bırakıp, kısa bir öğle molası vermiş insanlar arasında aheste aheste, enfes yemekler yedik. Lokantadan çıkınca Ağustos sıcağı bizi şöyle bir sarssada yılmadık, Güllüoğlu’na uğradık. Birer porsiyon baklavayı yedik, yuttuk. Keşke daha yerimiz olsaydı da, daha da fazla yiyebilseydik diyerekten üzüntüyle vedalaştık.

Biraz yürüyüp yediklerimizi yakalım derken, kendimizi Galata Kulesi’nde bulduk. Burnumuzun dibinde olupta bugüne kadar niçin hiç gezmediğimizi düşünerek, muazzam manzarayı seyredaldık.  Kapalıçarşı, Topkapı Sarayı, yeme, içme, eş, dost derken üç gün haliyle yetmedi güzel İstanbul’a.

DSC_0772  DSC_0873

İstanbul çok güzel ama insan dışarıdan bakınca bir kere daha anlıyor ki yaşaması zor bir şehir. Buraya ilk taşındığımız zamanlar, hatta yakın bir tarihe kadar hep burnumda tüterdi. Sanırım insanoğlu nasıl herşeye zaman içerisinde alışıyor, ben de buralara, buradaki hayatımıza her geçen gün biraz daha alıştım. İşte bu yüzden bu seneyi geride bırakmadan bu yazıyı yazmak istedim. Çünkü İstanbul’a olan özlemimi artık yeni yıla taşımıyorum.

10 Aralık 2009 Perşembe

Çikolata sevdası

Lara çok küçükken tanışmış bulundu çikolatayla. Ben tanıştırmadığım gibi, uzun zamanda tanışmasını istemiyordum. Gün gelince mutlaka ki tadar, yer, sever diyordum. Dış mihraklar sayesinde umduğumdan erken tanıştı. Çikolata aşkıyla yanıp tutuşuyor. Kilolarca yeme potansiyeli var. Neyse potansiyeli kısa zamanda farkeden anne, kontrolü eline aldı. Hiç yedirmemek olmaz diyerekten, her gün küçük bir parça yenilmesine iki tarafta razı oldu. Annenin inisiyatifine kalmış bir şekilde bazı günler o parça küçülüyor, bazı günler büyüyor. Parçanın küçüldüğü günlerde yeni birşey fark ettim. Lara son lokmayı ağzına hapsettikten sonra ağzını uzun süre açmıyor. Konuşurken bile genizden konuşuyor ki; o son değerli tat boğazından aşağı bir anda kayıp gitmesin. Lara kadar çok konuşan çocuk sayısı azdır dünya üzerinde. Sessizce geçirdiği anlar daha bir elimin parmaklarını bile doldurmadı. Ama kendisinin bu son buluşuyla, kısa zamanda sessiz anlar bizim oldu.

6 Aralık 2009 Pazar

Dankuwell Sinterklaas

Geçen sene daha Hollanda’nın yabancısıydım, çarşıda dolaşırken vitrinlerde görüp tanışmıştım Sinterklaas ve Zwarte Piet’le. O zaman hiç anlam verememiştim. Noel Baba’nın sıskası ve suratsızı diyip duruyordum. Zaman içerisinde öğrendik. Her sene Kasım ayının ortasında buharlı gemisiyle İspanya’dan Hollanda’ya geliyor. Hollanda’da ve Belçika’da büyük şenliklerle karşılanıyorlar. Ulusal televizyonda bile yayınlıyorlar. Sinterklass’ın yardımcıları (bana kalsa köleleri) Zwarte Piet’ler çocuklara şekerlemeler ve baharatlı küçük kurabiyeler dağıtıyorlar. Yaklaşık 3 hafta boyunca bu şenlikler sürüyor. Aralık ayının ilk haftası çocuklarda heyecan artık doruk yapıyor. 5 Aralık’ta en nihayetinde bütün çocuklar muradlarına eriyorlar. Gece yatmadan önce şöminenin önüne bir tane ayakkabı konuluyor ve sabah uyandıklarında hediyeler ayakkabının yanı başında bekliyor.

DSC_0306 DSC_0307 DSC_0308

DSC_0309DSC_0310 DSC_0311

Olayla ilgili kısa bir intro verdikten sonra gelelim bizim evin hallerine. Sabah saat 5’i 20 geçiyor. Lara odamızda bitiverdi. Uyanın, hediyem gelmiş olabilir, diye kalk borusu öttürüyor. Gelmemiştir, daha çok erken, hadi biraz daha uyuyalım, sonra ineriz aşağı, dedik ama mümkün değil. Neyse hepimiz için ilk heves dizildik ip gibi. Önden ben, arkadan Lara, babası ve anneannesi. Şöminenin önünde, koca hediyeleri görünce az kaldı gözleri yerinden fırlayacaktı. O mutluluk, o keyif ve o heyecan hiçbir şeyle değişilmez.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Bir yaşıma daha girdim

Saat gece yarısı oldu diyor. Yeni bir gün başlıyor. Güzel bir uyku öncesi nefsime hakim olamayıp, elmalı tartımın üzerine bol krema koyup mideme gönderdim bile. Artık bana uykuda "love handle (aşk tutamağı)" olarak geri dönerler. Aslında bu saatlerde çoktan uyumuş olurum, ama bugün sanırım yeni bir yaşa daha gireceğim için biraz sersemlik var üzerimde. Bazı şeyleri tartıyorum, eşeliyorum, düşünüyorum, yani ruhuma işkence ediyorum.

Yeni yaşa, yeni not:

  • Bundan üç sene önce, saçımda gördüğüm ilk ak yanına arkadaşlar alıyor.
  • Göz kenarlarımda kırışıklıklar belirginleşmeye başlıyor. Kocam bunlara mutluluk kırışıklığı diyor. Lara bile kanmaz buna. Ama benim gönlüm kanmak istiyor. Lara da beni her sabah ve akşam nemlendirici kremlere batırıp çıkaracak neredeyse. Geçmiş zaman çocuk sormuş neden krem sürdüğümü, ben de demişim yaşlanmamak için. Hiç denecek şey mi bu hap kadar çocuğa. Ne zaman beni krem sürerken görse "iyi sür, anne, yaşlanmanı hiç istemiyorum" diyor.

13 Kasım 2009 Cuma

İlk arkadaş

Geçen sene tam bu zamanlardı Lara okula gitmeye başladığında. İlk günümüzü ömürümce unutabileceğimi pek sanmıyorum. İkimiz içinde çok sancılı ve hüzünlü olmuştu.

Lara şu koca sene boyunca belki bir, belki de iki kere şikayet etmiştir okulundan. Dilini anlamadığı, derdini anlatamadığı bir grup çocuğun ve iki öğretmenin arasında ayakta kalmayı bir şekilde başardı. İstediğini nasıl anlattı, onların ne dediğini nasıl anladı bilemiyorum ama öğretmenlerine her sorduğumda mutlu olduğunu söylediler. Dans ediyormuş, şarkılar söylüyormuş, boyama yapıyormuş, oyuncak oynuyormuş ama hep kendi başına.

Üç yaşından önce tek başına vakit geçirmesini pek de dert etmiyordum. Ama artık yaşı ilerledikçe o da bu eksikliğin farkına varmaya başladı. Evde ara sıra niçin benim hiç arkadaşım yok diye sorar oldu. Haliyle benim de içim parçalanır ve kafama her geçen gün daha çok takılır oldu. 

6 ayda çözer dediğim dil olayı kabusumuz oldu. Türkçeyi çok iyi konuştuğu ve derdini çok iyi anlatabildiği için midir bilmem, Hollandaca öğrenmek için en ufak bir çaba bile göstermediğini fark ettim. Diğer çocuklar ve öğretmenler bile bir iki kelime Türkçe öğrendiler, ama Lara Hollandacada pek bir gelişme kaydedemedi. Üstüne üstlük son bir kaç aydır uydurma bir dil geliştirdi. Hollandaca olduğunu iddia ediyor. Anzziin, farffiin, ezeen gibi saçma kelimeleri yanyana getirip cümle bile kuruyor.

Neyse öyle böyle derken artık duruma müdahale etmem gerektiğini hissettim.  Son birkaç aydır öğrenmekte olduğum Hollandaca ile Lara’ya basit kelimeleri söylemeye, ona Hollandaca kitaplar okumaya başladım. Bu bana yeterli gelmeyince, okulda öğretmeniyle daha fazla ne yapabiliriz diye konuşurken çocuklardan birinin annesi durumumuzla fazlasıyla ilgilendi. Bize pek çok internet sitesi ve çizgi film tavsiye etti. Ertesi gün okula gittiğimizde de, bize bir düzine DVD verdi. Ayrıca Lara’ya da okulda ne zaman biriyle oynamak isterse, oğluyla oynayabileceğini söyledi. Oğlu onunla severek arkadaşlık edermiş derken benim boğazıma bir şey düğümlenmişti. Sonrada bana Lara’nın oğluyla oynamaya eve gelebileceğini, böyle daha kolay öğrenebileceğini söyleyince kadının boynuna sarılasım, onu öpesim geldi.

Uzun zamandır Lara’nın kimseyle birebir arkadaşlık etmediğini, bu yüzden de orada kendini yerlere atacabileceğini, tutturabileceğini, birlikte oynamayacağını düşünerek gittik bugün arkadaşına. Herşey sandığımdan daha da güzel geçti. İlk gün için ikisi de çok iyi anlaştı. Ara ara birlikte, çoğu zaman ayrı ayrı oynadılar. Ama sonuçta iyi bir başlangıç yaptık. Haftaya kendisini bizim eve davet ettik. Bu da bir başka ilk olacak Lara için. Çok mutluyum, içim biraz da olsa rahatladı.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Kırmızı mantar

Uzakdoğuda bir metropolde yaşayan çocuklara okulda bir gün balık resmi çizmeleri söylenmiş.  Kafası, kuyruğu, solungaçları üzerinde olan balık görmeye pek alışık olmayan büyük şehir çocukları, marketten aldıkları, evde sıkça tüketilen konserve balıklardan çizmişler.

İşte ben de onlar gibi hissettim geçenlerde kendimi. Lara’nın okulunun bahçesinde masallarda ve çizgi filmlerde gördüğüm kırmızı şapkalı, üzeri beyaz puantiyeli, beyaz sapı olan mantar gördüm. Lara’dan daha çok heyecanlandım sanırım. Hayatım da ilk defa böyle bir mantar görüyorum. Ekim, Kasım aylarının mantar zamanı olduğunu biliyorum. Bahçemizde, çevremizde, ormanda çeşitli mantarlar görmüştüm ama böylesini ilk defa gördüm.

Son derece zehirli olan bu mantarı, okulun bahçesinden zehirlidir bu diyerek yolup atmadılar. Mantar doğadaki görevini tamamlayana kadar oradaydı. Çocuklar da onun zehirli olduğunu bilerek, dokunmadan, uzaktan bakarak bahçede oynamaya devam ettiler.

mushroom mushroom2

6 Kasım 2009 Cuma

Güle güle sonbahar…

Ormanın bir karanlık yüzü varmış… DSC_0134DSC_0121

DSC_0115

Bir de aydınlık yüzü…

DSC_0149DSC_0157 DSC_0154 DSC_0152

Bugün sonbaharla resmi olarak vedalaştık. Belediyenin ekipleri sokaktaki bütün yaprakları sildi, süpürdü. Ağaçların dallarında da dökülmeyi bekleyen birkaç yapraktan başka birşey kalmadı. Havalar da hemen kış havasına girdi. Şiddetli rüzgar, durmak bilmeyen yağmur ve soğuyan hava. Güle güle sonbahar, hoşgeldin kış!

3 Kasım 2009 Salı

Mimlendim, mimlendin, mimlendik...

Bu mimlenme nerde, ne zaman, kiminle başlamıştır diye meraklanıp baya gerilere doğru yol aldım ama sonunda işin içinden çıkılmaz bir yerde buldum kendimi. Aradığım sorulara yanıt bulamadığım gibi kafamdaki sorulara birkaç yüz tane daha eklendi. Kim kimin blogunu okur, niçin okur, okunmak mı önemlidir, yazmak mı, yazan neden hayatını tanımadığı insanların önüne serer, birbirini hiç tanımayan insanlar nasıl olur da bir blog vasıtasıyla bağ kurarlar? Acaba bu sorularla bir minlenme olayı da ben mi başlatsam? Neyse ben bunu düşünedurayım, blogu vesilesiyle kısa bir süre önce bağ kurduğum Selen de beni mimleyivermiş. Konu da zaten en sevdiğimden, 3 1/4 yaşındaki kızım Lara ve onun ilginç özellikleri...

1. Çok iyi bir espri anlayışı vardır. Daha bir yaşındayken bile esprileri anlar gülerdi. Şimdilerde artık esprileri kendi yaratıyor. Sesiyle, mimikleriyle bizleri çok güldürüyor. Hele o mimikler, büyüse de hiç gözümün önünden gitsin istemiyorum.

2. "Dilli düdük" deriz ona kendi aramızda. Kendileri "earyl talker" sınıfına girenlerdendir. O gün açıldı dili, bir daha da susturabilene aşk olsun.

3. Çikolataya tapar. Büyüdüğünde hatırlayamayacak aslında ama ben burada yazayım da kayıtlara geçsin bari. 3 yaşına kadarki hayatının en üzüntülü günü çikolata yememe cezası verdiğim gündü.

4. Bir de "drama queen" olma durumları vardır ki, bu en zorlarından. Kendini bazen o kadar iyi kaptırır ki, herşeyini anlayan ben bile acaba gerçek hisleri mi bunlar diye şüpheye düşerim. Sevdiği bir misafir gideceği zaman, yapışıverir bacağına "gitme, gitme, seni çok seviyorum" der. Misafirin gözleri dolar "ayy kıyamam, söz bak yine geleceğim" derken, o çoktan totosunu dönmüş başka şeylere konsantre olmuştur.

Kuzeniyle oynarken, kuzeni onun elinden birşey çekip aldığında seyirci olmayan oyun odasından, seyircinin oturduğu salona kadar ağlamadan koşar, seyirciye kavuşunca kendini iki seksen yere atar ve yaygarayı koparır, arada yaygarayı keser, seyircinin tepkisini kontrol eder ve devam eder.

5. Çok sosyaldir. Hollandaca konuşamadığı için sekteye uğramış olsa da insanlarla konuşmayı, sohbet etmeyi, onlarla vakit geçirmeyi çok sever.

6. Prenseslere, gelinlere, kabarık eteklere, şatolara, saraylara ve pembeye inanılmaz derece de düşkündür. Evde prenses kıyafeti giymeden gün geçmez, dans kabarık ve dönen bir etek giyilmeden yapılmaz. Yol üzerinde bir şato görünce, "anne'cim, babayla sen bu şatoda mı evlendin?" diye soruverir, kendini her an prensesler diyarından sanan küçük insan.

7. Ve sonuncusu diyelim. Peynire bayılır. Bu çok kokuyor sevmez dediğimiz ne tür peynir varsa hepsini bayılarak yer. Keçi peyniri, Brie ve parmesan en sevdikleri arasında gelir.

Saymakla bitmez misali, işte benim kızım Lara'nın da bunlar bana ilginç gelen özellikleri diyorum ve Calanon'u ve kısa bir süre sonra ilginç özelliklerini keşfedeceği ikinci bebeğini kucaklayacak olan Ayşem'i mimliyorum. 

2 Kasım 2009 Pazartesi

Happy Halloween II

Gerçekten komik bir tecrübe oluyor bizim için. Daha önce hiç kutlamadığımız, sadece filmlerde gördüğümüz, yabancıların kutladığı bir kutlamaya bu kadar çabuk ve bu kadar eğlenerek entegre olmak hoşumuza gitti.

DSC_0229

Dün çekirdek aile olarak evde yaptığımız kutlamaların ardından, burada oturan bir arkadaşımız bizleri Halloween partisi için evine davet etmişti.

Lara’yı bir gün öncesinden bir telaş aldı. Ne giysemmm, ne giysemmm diye uzun uzun düşündükten sonra, gönlü ara ara prenses olmaya kaysada, Halloween’in ruhunu yakaladı. Ve işte kendi kreasyonuyla korkunç kurbağa…DSC_0207

Lara partinin havasına kendini o kadar kaptırdı ki, orada eline geçen kostümlerle de partiye renk kattı. Bir ara hızını alamayan küçük cadı evin içinde hızlı bir şekilde uçarken görüldü. Sonrasında etrafın pis olduğunu anlayan küçük cadı temizlik yapmaya karar verdi. Büyük cadının sarılma büyüsünden sonra küçük cadının kendisine uzun süre gelemediği gözlerden kaçmadı.

DSC_0244 DSC_0246  DSC_0243

DSC_0248

31 Ekim 2009 Cumartesi

Happy Halloween I

Halloween’ı kutlamayı pek düşünmüyorduk aslında. Hatırlıyorum da geçen sene kutlamamıştık. Tarihinden bile o kadar bihaberdik ki, kapıya gelen çocuklara verecek şekerlememiz yoktu. Boş göndermek olmaz diyerek, kendimiz için aldığımız çikolataları küçük küçük bölüp vermiştik. Ama bu sene elimiz boş geçirmedik hatta dopdolu ve eğlence dolu geçirdik.

Babamızda havaya girmekte gecikmedi ve Cuma akşamı işten dönerken elinde bir balkabağı ile kapıda beliriverdi. Lara hemen pire gibi yanında bitiverdi. Hadi yapalım, ben yaparım sen bırak baba’cım, konuşmalarından sonra olayın düşündüğü kadar kolay olmadığını anlayınca babasının kolları arasından balkabağının oyulma kısmına tanık olmayı tercih etti. Tabi arada anne müdahale etmeden durmadı. Aman korkunç olmasın suratı, sempatik bişeyler yap, çocuğu ürkütmeyelim diyerek ortalığa neşe saçtım.

Neyseki benim saçtığım neşenin yerini kısa bir süre sonra gülen suratlı balkabağının içinden süzülen mum ışığının yaydığı neşe aldı. Bütün gece camımızın önünde loş bir turuncu ışık saçarak içimizi ısıttı.

DSC_0210

DSC_0204

30 Ekim 2009 Cuma

Yeni bir çağa girdik

“Bu ne?”, sorularıyla başlamıştı herşey. Lara o zaman 1,5 yaşlarındaydı ve etrafında gördüğü herşeyi durmadan sıkılmadan sorabiliyordu. Yaşı ilerledikçe soru “Niçüün?”e dönüştü. Bunun gelişiminin bir parçası olduğunu bilsemde, bir yerden sonra bünyem kaldırmıyordu. Bu soruların kulaklarımda yankılandığını daha dün gibi hatırlarken, bir gerçekle yüzleşiverdim. Bu sorular kolaymış, keşke hep böyle cevaplaması kolay şeyler sorsaymış dedirten türden bir gerçekle.

Lara’nın okuluna giden yolun kenarında küçük bir Katolik mezarlığı var. Duvarları alçak olduğu için içerisindeki mezar taşları da çok iyi görülüyor. Bir sabah Lara’yı okula götürürken bana bu mezarların ne olduğunu sordu. Önce anlamazdan gelmeye çalıştım ama ben anlamamış gibi yapınca, iyi anlatamadığını düşünerek öfkelenmeye başladı ve sinirle tekrar tekrar anlatmaya çalıştı. Bu sefer anlamış gibi yapmak durumunda kaldım ama cevap olarak ne vereceğimi bilmiyordum. En iyisi doğruyu söylemektir diye düşündüm. “Neyi anlatmaya çalıştığını çok iyi anladım ama sana nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Sen şimdi okuldayken, ben de kitaptan sana nasıl anlatacağımı öğreneyim. Tamam mı?”, dedim. Önce kafasına yatmadıysa da sonunda razı oldu. Lara’yı bıraktıktan sonra eve gelene kadar kafam çok karmaşıktı. Okuldan sonra umarım unutmuş olur, yine sorarsa ne anlatmalı falan diye düşünerek oturdum internetin başına. Güvendiğim birkaç kaynaktan okuduğum kadarıyla ona doğruyu söylemem gerektiğine karar verdim. Tabi eğer tekrar soracak olursa!

Umarım sormaz diye dua ederek okula vardım. Öpüşüp, sarıldıktan sonra daha nefes bile almadan, “Kitaptan okudun mu , anne?”, diye sordu. İşte o an kurtuluş olmadığını, kızımın açıklanması zor sorular çağına giriş yaptığını idrak ettim. “Evet, okudum kızım ama burası anlatmak için uygun değil birazdan evde anlatırım”, dedim. Eve vardık. Çok fazla detaya girmeden, onun anlayabileceği bir dille, onu fazla ürkütmeden konuyu anlattım. Önce kendisini, peşine beni, sonra babasını, annanesini, babannesini ve küçük kalbinde sevdiği herkesi sordu. Zamanı gelince hepsinin bu dünyadan  ayrılacağını öğrenince İSTEMİYORUM diye bağırdı. “Evet haklısın yavrum, ben de İSTEMİYORUM”, dedim ve konuyu artık bir daha açılmamasını umarak başka yerlere getirdim. 

Onu her okula götürdüğümde, mezarlığın oradan geçtiğimizde elim yüreğimde oluyor. İstesek de, istemesek de hayat ve ölüm bu dünyanın bir parçası. Ve inanıyorum ki; bu gerçeği bilirsek, zamanı geldiğinde ölümü kabullenmemiz daha kolay olur.

Aramızdan ayrılan tüm sevdiklerimize, huzur içinde yatsınlar.

29 Ekim 2009 Perşembe

Doğum günün kutlu olsun!

DSC_0176DSC_0173 DSC_0175DSC_0172

Uzaktasın, seni çok özlüyoruz, sen gelince böyle gülüyoruz, sen gidince böyle üzülüyoruz. Seni çok seviyoruz. Doğum günün kutlu olsun!

Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun


Bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olmaktan kurtulamaz.
Mustafa Kemal Atatürk

20 Ekim 2009 Salı

Diş buğdayı Avrupalı oldu

image

Geçtiğimiz hafta sonu burada sıkça görüştüğümüz Türk arkadaşlarımızdan birinin kızının diş buğdayını kutladık. Daha önce Lara’ya diş buğdayı yaptığım için kendimi tecrübeli sınıfına koyarak (aslında Lara’nın buğdayını da Ayşem hazırlamıştı) diş buğdayını kendim hazırlamayı önerdim.

Aslında olabildiğince kolay diş buğdayını hazırlamak ama hep lezzet yönünden zayıf bulmuşumdur. Ağızda çiğnerken de zor, yutarken de boğazıma takılacakmış gibi bir his bırakıyor. Ben de dayanamadım bir kaba geleneksel diş buğdayı, diğer kaba da kendi yorumladığım diş buğdayını hazırladım.

Sütlacın içindeki pirinçlerden çıktım yola. Sütlacın muhallebisi yerine buğday olsa nasıl olurdu derken aklıma aşurede de buğday olduğu geldi. Evet mutlaka muhallebimsi birşey yakışır dedim. İkinci hazırladığım kabın altına muhallebi döktüm, üzerini diş buğdayıyla kapattım. Ben yedim beğendim, arkadaşlar da muhallebiliyi daha çok beğendiler.

Diş buğdayı muhallebi ile buluşunca mı Avrupalı oluyor diye düşünenlere bu konuda da bir açıklama geliyor. Marketlerde nar bulamadım. İyiki bulamamışım. Avrupa’da çok sevilen kırmızı ve siyaha bakan taze yabanmersini buldum.  Buğdaya hem çok güzel renk kattı hem de lezzetlendirdi.  Denemek isteyenlere tavsiye ederim.

16 Ekim 2009 Cuma

Sen misin kolaya kaçan…

O zamanlar, yani evlilik arifesinde, gönlümde yatan hem evlilik öncesi soyadıma, hem de evlendikten sonra alacağım soyada sahip olmaktı. Benim çağımın kadınlarına tanınmış bir ayrıcalıktı. Böylesine çağdaş bir ayrıcalığın kıymetini bilmeyecek ve ona sahip çıkmayacak bir zihniyetim de olmadı hiç bir zaman. Ama insanlar beni bezdirmişti o yaşıma kadar. Bezmiş bir insan olarak ben de kolay yolu seçtim. O yaşıma kadar benim bir parçam olan, beni ben yapan soyadımı ve hatta “kıymetlim” diyebileceğim imzamı bile mazide bırakıp devam ettim yoluma.

Pişman da olmadım aslında. Üzerime bir kerede söyleyince anlaşılmanın hafifliği çöktü kısa bir zamanda. Üzülüyorum şimdilerde kısa sürdü bu rahatlık günlerim diye.

Selik oldum, Ceik oldum, Celk oldum ama pes artık Cilek de olmamıştım hiç. Olmakta istemiyorum. Bu hallere geleceğimi bilsem ayrılır mıydım hiç “kıymetlimden”. Koyardım Çelik’i Gemalmaz’ın ardına, gezerdim gerine gerine karşımdakinin soru işaretine dönmüş suratına bıyık altından bir tebessüm ederek.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Sonbahar yürüyüşü

İlkbahar kalbimde önce gelmekle birlikte bayılırım sonbahara da. Doğanın kendini kışa hazırlaması muazzam bir olay benim gözümde. Yaz aylarında gözümüzün görmeye doyduğu, hatta kanıksadığı yeşilin tonlarından, sarının, kırmızının ve turuncunun hakim olduğu bir doğaya geçişi yaşamak kadar keyif verici ne olabilir?

DSC_0004

Sabah saat 08:30. Arabaya oturduk. Derece 2°C’yi gösteriyor. Evimizin DSC_0021karşısındaki tarlanın otlarına gece don vurmuş. Güneş gökyüzünde parlıyor parlamasına ama içimizi ısıtacak gibi durmuyor. Kendi kendime söyleniyorum. Bu havada ne işimiz var ormanda. Hasta olacağız. Bu Hollanda’lılar da bir hoş, bu havada ormanda yürüyüş mü olurmuş diye. Kafamın içinde durmak bilmiyen konuşmalar eşliğinde okula vardık. Çoğunluk üzerini kalın kalın giyinmişti. Ama her zamanki gibi havayla dalga geçer gibi giyinenler de vardı. İncecik bir kot mont, içinde ince bir penye bluz, altında kot pantalon ve yazdan kalma ayakkabılar. Ormana vardığımızda hava kendini daha da soğuk hissettirmeye başladı. Ürpererek, titreşerek başladık sonbahar yürüyüşüne. Yürüdükçe açıldık ve ısındık. O kadar eğlendik ve keyif aldık ki bundan sonra sonbaharı pencerelerin, kapalı kapıların ve sıcak duvarların arkasından seyretmektense içinde yaşamaya karar verdik. Eğlence ve boş zaman değerlendirme anlayışı AVM’lerden öteye gitmeyenlere de Polonezköy’ü, Belgrad ormanlarını, Sapanca’yı, Amasra’yı, Safranbolu’yu şiddetle tavsiye ederim. Bu mevsimde muazzam olurlar. DSC_0032

6 Ekim 2009 Salı

Bulutlu mu, yoksa sade mi?

Evcilik oynuyoruz küçük hanımla. Çok da iyi bir ev sahibesi, tam Türk tipi, yedikçe yediriyor, doydum demeye gelmiyor. Yemekler, çorbalar, kahveler, tatlılar... Kendileri sanki küçük anne. Bende ve benim mutfakta ne görürse aynen taklit ediyor. Hoşuma gidiyor haliyle.

Kahveler bittikçe yenisini dolduruyor demiştim ya, konuşma aynen şöyle gelişti.

L: Kahveniz bitti mi? Yenisini ister misiniz?
A: Evet, lütfen isterim.
L: Bulutlu* mu, sade mi?
A: !!!?????? Bulutlu olsun lütfen:)

* Capuccino'nun köpüğüne gönderme yapılıyor.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Paris’teydik

Karı koca çok severiz Paris’i. Hollanda’ya taşındığımızdan beri gidelim diyorduk ama bir türlü olmadı. Aslında burnumuzun dibiymiş. Yaklaşık 5 saat süren araba yolculuğundan sonra (aslında daha kısa sürebilirdi ama Lara sabah kahvaltısı yapmayı reddedip bir parça peynir ve üzerine büyük bir bardak soğuk süt içince midesi dayanamayarak hepsini geri çıkardı) hemen havaya girip “Parisienne” hissetmeye başladık kendimizi. Eee ne de olsa “nous sommes a Paris”. Sadece iki günlüğüne geldiğimiz için yapacak şey çok, zaman az stresini hissettik ensemizde. Oraya da gidelim, burayı da gezelim, ayy şunu da yemeliyiz şeklinde hiç durmadan geçirdik günlerimizi.

Denedik ve gördük. Çocukla da Paris güzel oluyormuş. Aşk şehri havasından az da olsa sıyrılsa da yine muazzamdı. Çok kısa kaldığımıza, pek çok yere gidemediğimize üzülerek ayrıldık Paris’ten.

Kıcacık zamanımızda nerelere gittiğimizi ve neler yediğimizi merak edenlere küçük bir bulmaca.

image

   DSC_0972

 

 

 

 

 

 

 DSC_0989DSC_0974 DSC_0977

DSC_0985

27 Eylül 2009 Pazar

Öylesine bir Pazar’dı


Eylül’e veda etmek zor oldu benim için. Eylül havanın en güzel olduğu aylardan birisi burada. Burada hava durumunu takip etmek, hava üzerine havadan sohbetler yapmak kaçınılmaz birşeymiş. Gün içerisinde hava o kadar değişebiliyor ki, weather.com’da saatlik hava durumunu neden koyduklarını daha iyi anlayabiliyorum.

Havanın yazdan kalma bir gün olacağını, bizim deyişimizle “pastırma yazı” olacağını öğrenince, pek çok Türk’ün kanında olan mangal yakma arzusuyla yanıp tutuştuk. Ailecek olmak yetmez dedik, güzel bir kalabalıkla, kutlama havasında geçmeliydi. Çağırdık dostları. Sohbet, eğlence, yeme, içme, çocukların gürültüsü, eğlencesi, ağlaması… Öylesine bir Pazar, oldu çok güzel bir Pazar.

Teşekkürler ve hoşçakal Eylül!

18 Eylül 2009 Cuma

Önüm, arkam, sağım, solum PEMBE

En sonunda teslim oldum. Lara’nın pembe aşkına gönülden ve keyifle teslim oldum. Bırakayım dedim, bu kadar çok sevdiği birşeyin keyfini sürsün.   Hem büyüyünce belki pembe tutkusu kendiliğinden sona erecektir. Şimdi anne zoruyla uzaklaştırmaya çalıştırmanın ne gereği var dedim.

Hatırlıyorum da doğmadan önce pembeye düşkün olmasın diye odasını şeftali rengine boyamıştık. Kıyafetlerini az pembeli seçerdim. Sevdiğim bir arkadaşım doğum hedyesi bir battaniye örecekti Lara’ya. Aman sakın pembe olmasın, demiştim.

Sen misin pembe düşmanı, kızın oldu pembe aşığı. Üstü, başı, çantası, bisikleti, tokası, yağmurluğu herşeyi pembe olsun istiyor. Eee ben de dayanamadım sonunda. Madem herşeyini pembe istiyorun

dedim ve bir kutu pembe boyayla girdim Lara’nın odasına. Neyse kolay oldu boya işi, hatta keyifli bile diyebilirim. Sonlara doğru elime ne geçse pembeye boyuyordum. Lara’nın masası, sandalyeleri, oyuncak bebeğinin karyolası… Gerçekten keyif aldım ve sonuçtan çok da mutlu oldum. İşte pembe seven Lara’nın pembelere boyanmış odası huzurlarımızda.

Pembe2

6 Eylül 2009 Pazar

3 yaşa 3 pasta

Lara 3 yaşına giriyor diyemiydi bimiyorum ama bu sene kendisine üç kere mum üflemek nasip oldu. Artık o kadar kanıksadı ki durumu ne zaman pasta görse: "Aaa! Bunun mumu yok ama", der oldu. Sanki bütün pastalar onun için, onun üflemesi için yapılmışcasına.

Yaz çocuğu olanlar sanırım Lara'nın durumunu çok iyi anlayacaklardır. Doğumgününden bir hafta önce okulda kutladık. Diğer çocuklardan farkı olmasın, onların yaşadığını o da tecrübe etsin, keyif alsın diye. Doğum gününde İstanbul'daydık. Eşler, dostlar, arkadaşlar ya meşguldü ya da tatildeydi. Ailesiyle pastasını üfledi. Birkaç gün sonra Çeşme'ye gittik. Babaannesi ve dedesi Lara'nın seveceği pembe bir pasta almıştı. Bir de onu üfledi. Üflese aslında daha da üfleyebilirdi ama 3 yaşına üç pasta yakışır dedik ve bu sene pasta üflemeye son verdik.