12 Aralık 2008 Cuma

Ve geri sayım bitti

Günler saymakla geçmek gibi gelmiyordu ama tarih yaklaşınca herşey bir anda hızlanıverdi. Annem ve babam geldi, güzel bir bayram geçirildi ve yarın İstanbul için yollara koyuluyoruz. Bir ay kadar oralarda olacağız. Bekle bizi İstanbul ve pek tabiki hasret kaldığımız yemekler, geliyoruz. Yakında görüşmek üzere.

2 Aralık 2008 Salı

Turkish night chez Celik

Bu kadar kısa sürede de "homesick" olunur mu dememek lazımmış. Birkaç haftadır canım o kadar çok memleket tadları arıyor ki, evin içerisinde İskender, kuzu pirzola, kebap, şalgam suyu, şamfıstığı gibi tadları sayıklar oldum. Birşey elinin altında olmayınca kıymete biniyormuş.
Hal böyleyken, Güneş'in doğumgünü sebebiyle kendilerine süpriz "Turkish Night" düzenlemeye karar verdim. Önce menüyü oluşturdum: Adana kebap, acılı ezme, pastırmalı humus, ve lavaş. Ve bu doğrultuda tarifler çeşitli yemek bloglarından tedarik edilerek uzun soluklu bir organizasyona giriştim. Tariflerdeki malzemeler bilindik olmasına bilindik ama bunları nasıl ve nereden bulacağımla ilgili büyük endişelerim de vardı aslında. Genelde Türk bakkallarında pek çok şey bulunabiliyor ama hiç biri aynı alıştığım ve aradığım tadı vermiyor. Bu da derin hayal kırıklığı yaratıyor bende. Bir de et olayı beni sürekli hüsrana uğratıyorken Adana kebap için gerekli olan kuzu etini ve kuyruk yağını nasıl bulacaktım. Burada markette alınan etler, her ne hikmetse düdüklüye girip 30 ile 40 dakika pişmediği sürece birşeye benzemiyor. Türk kasabından ise istediğimi hazırlatmaktan ziyade hazır olanları almak durumunda kaldığımı söyleyebilirim. Ama bu sefer neyseki kasaplıktan az da olsa anlayan bir zat bana istediğime yakın bir et hazırlayabildi. Kuyruk yağına gelince unutun gitsin, eti bulabildim ya buna da şükür.

Küçük detayları da hallettikten sonra geriye hazırlıklara başlamak kalmıştı. Bir gün önce eti hazırlıyorsun ve bir gece dolapta bekliyor. Bende önce eti kıyma işiyle başladım. Sağolsun Rondo benim yerime halletti bu zorlu işi. Sonrasında içine diğer malzemeleri de ekleyip yaklaşık 15 dakika yoğuruyorsun. Bu bölümü de Kitchenaid'in hamur yoğurma aparatı yaptı. Rondo'nun ve Kitchenaid'in yardımları sadece bu kadarla kalmadı. Ezmeyi Rondo'da ve lavaşın hamurunu da yine Kitchenaid'de yoğurdum dersem geriye şu soru kalıyor "Sen ne yaptın, şekerim?" Eee, ben işin beyin kısmıyım canım, daha ne yapacağım.

Öyle böyle derken, sofra kuruldu ve oturduk kebap sofrasına. Gecenin sonuna doğru evdeki durum: Güneş, böylesine güzel ve özel bir süprizle doğum gününü kutladığımız için keyiften havalara uçuyordu, Lara, yeme içme bölümü ne zaman bitecek de pasta bölümüne geçilecek diye sabırsızlıktan çatlıyordu, Zeynep de, kendisi dahil, herkesi mutlu etmenin hazını yaşıyordu.

24 Kasım 2008 Pazartesi

We've fun, we've snow, we've winter in the town

Bu aralar her haftasonu değişik bir yerlere gezmeye gidiyoruz. Bu haftasonu kar olacağını bildiğimiz halde, Hollanda'da kar çok fazla tutmaz düşüncesiyle düştük yollara. Den Haag'a gidelim diye düşündük. Bizim Lahey diye bildiğimiz Hollanda'nın eski başkenti. Büyük şehir yani. En kötü ihtimalle kar bastırırsa, kapalı bir alışveriş merkezine atarız dedik kendimizi. Ve öylede yapmak zorunda kaldık. Oraya vardığımızda, kar baya bastırmıştı. Kendimizi Kartalkaya'da hissettik bir ara. Yaklaşık üç saat kadar bir alışveriş merkezinde dolanıp, birşeyler yedikten sonra evimizin yolunu tuttuk.

Eve vardığımızda bizi, özellikle de Lara'yı güzel bir süpriz bekliyordu. Her yer bembeyaz olmuştu. Yaklaşık 8 - 10 cm kar vardı. Hava karardı, yarın çıkar oynarız dedik ama dinletemedik. İyiki de dinlememiş çünkü sabah kalktığımızda yağmur yağıyordu ve karların çoğu erimişti. Oynadığımız oynayacağımız buymuş. Ama Lara'nın tadı damağında kaldı, her sabah heyecanla kalkıyor belki yine kar yağmıştır diye.

Evet, kış geldi, kar yağdı, artık anneanneyle doktor dedenin gelmesine geldi sıra. Hadi artık günler geçmek bilmiyor. Bekliyoruz heyecanla.


17 Kasım 2008 Pazartesi

Ve kapanış...

Uyumak için yatağına yatan Lara'nın son sözleri:

"Anne, ben okuldan sıkıldım, bir daha gitmeyeceğim."

Hadi buyrun, bakalım!

Şimdi okullu oldu...

Bugün Lara'nın küçük hayatında büyük bir gündü. Okula gitmeye hazır küçük bir kızım var. Onun yerine ben heyecanlandım akşamdan. Ne giysin, yanına yedek kıyafet unutmayalım, saat kaçta kalkmak lazım düşünceleri içerisinde sabahı zor ettim.

Normalde erkenden uyanan Lara, bugün 7.30'da zar zor uyandı. Biraz daha yatacağım diyordu ama okula gideceğimizi duyunca zımba gibi ayaklandı hemen. Üzerini giyindi, kahvaltısını yaptı, montunu ve ayakkabısını da giydirdikten sonra bindik bisikletimize. Larişko yolda şarkılar mırıldanıyordu. Galiba ilk gün güzel ve kolay geçecek ümitleriyle vardık okulun kapısına.

Bütün çocuklar gelmişti ve hepsi oyuncaklarla oynuyorlardı. İçeriye kadar girdim. Lara'ya artık gideceğimi ve okul bitince onu almaya geleceğimi anlattım. İlk başta, doğal olarak gitmemi istemedi, ama sonra etraftaki çocukların ve oyuncakların da etkisiyle tamam hadi git, dedi. Nasıl buldu ve nereden o küçük aklına geldi bilmiyorum ama bir oyuncak dürbün aldı eline ve anneciğim bununla bakacağım sana, sen uzağa gidince dedi. Bende nasıl bu kadar kolay ayrılabildiğimizi anlayamadan, gerisin geri döndüm eve.

2 saat 15 dakikanın Lara'dan uzakta nasıl geçeceğini düşünerek evi toparlıyordum ve telefon çaldı. Lara yaklaşık yarım saat çok güzel oynamış ama artık ağlıyormuş ve sakinleştirememişler. Nasıl sakinleştirebilirler ki diye düşündüm içimden. İki tarafta birbirinin ne konuştuğunu anlamıyorken, 2 yaşında bir çocuk nasıl sakinleştirilebilir. Pedalları her zamankinden daha hızlı çevirdim, minnoş çok üzülmesin diye. Okula vardığımda, Lara'yı camdan görüyordum, sakinleşmiş görünüyordu aslında ama öyle değilmiş. Beni görünce göz yaşlarına boğuldu. Kucağıma aldım, bir süre sonra sakinleşti. N'oldu, niçin ağladın diye sorduğumda seni istedim, çıkmak istedim kapıdan ama beni çıkarmadılar dedi. Biraz birlikte oynadık, çıtçıt gibi yapıştı, herhalde aklı gidiyordu yine bırakıp gideceğim diye. İyice sakinleyip, kendini yine oyuncaklara verdikten sonra, eve gideceğimi ve geri geleceğimi söyledim. Ama bu sefer yemedi, bende geleceğim, sen gitme, birlikte oynayalım, peşpeşe birşeyler söylüyordu. Peki dedim, biraz daha kalırım ama bisküvi yiyip limonata içtikten sonra gideceğim dedim. Benim yakınlarda olduğumu bilmenin rahatlıyla keyfini sürdü okulun. Bisküvisini yedi, limonatasını içti. Limonatasını içerken, uzaktan bana, çok güzelmiş anneciğim bu, demeyi de ihmal etmedi. Artık okulun bitmesine yarım saat kalmıştı ve tekrar eve gelip geri dönmeye gerek görmedim. Zaten onlar da bahçeye oynamaya çıktılar.

İlk gün için çok iyi olduğunu düşünüyordum ki, öğretmeni de aynı şeyi söyledi. Birkaç hafta daha zorlanacağımızı biliyorum ama sansığımdan daha kolay alışacak. Mutluyum, gururluyum, ama çok da duyguluyum. Hadi benim güzel kızım, girdin bir yola, yolun açık, şansın güzeli yanında olsun, her daim.

Not: İlk günün fotoğrafları, annenin okul heyacanı yüzünden çekilemedi. Makina evde unutuldu.

7 Kasım 2008 Cuma

Yuvarlak vazo içerisine çiçek düzenleme

Çiçek düzenleme ile ilgili kitabım amazon'dan geleli epey oldu. Kitabın adı The Judith Blacklock Encyclopedia of Flower Design. Bir süredir okuyorum ve çiçek düzenleme ilgili her türlü bilgiyi içeriyor diyebilirim. Adı üstünde, ansiklopedi. Uzun süren okuma öğrenme sürecinden sonra, geçenlerde Intratuin diye bir mağazaya gittim. İstanbul'daki Euroflora'ya benziyor aslında ama yapma çiçeğin yanısıra bahçe ve çiçek üzerine istediğiniz herşeyi bulabileceğiniz bir yer.

Bence evde taze çiçek bulundurmak çok güzel bir enerji yayıyor evin içinde. O yüzden de elimden geldiğince evin değişik köşelerinde taze çiçek bulunduruyorum. İstanbul'dayken evde taze çiçek olmasını yine seviyordum ama o zaman, özel günlerde çiçekçiye yaptırıp koyuyordum eve. Oysa burada, kendim yapmak hem beni oyalıyor hem de keyifli bir iş yapmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Uzun lafın kısası, Intratuin'in bir bölümünde taze çiçek alabileceğin bir yer var. Çeşit çeşit çiçekler ve hepsi de renklere göre gruplanmış. Yani kafanda hangi renkte bir düzenleme yapacağını kararlaştırsan yeterli. Sonra o renk grubunun içerisinde birbirine yakışacak değişik boyut ve dokulardaki çiçekleri seçiyorsun. Seçip alma işi sonlandıktan sonra, esas zor ve el oyalayan bölüm başlıyor.

Kitabı okurken yuvarlak vazo içerisinde bir düzenleme görmüştüm. Onu uygulamaya karar verdim. Kitaptan okumakla, uygulamak tamamen farklı şeylermiş diyebilirim. Çünkü göründüğü kadar kolay değil, ustalık ve el alışkanlığı istiyor. Düzenlemeyi, ilk deneme olarak başarılı bulmama rağmen kitapta anlatılan bazı hususlar açısından eksikleri olduğunu görebiliyorum ama zaman içerisinde onlarıda telafi edebilirim herhalde.

6 Kasım 2008 Perşembe

ja ja, she has a style...

Bizim kız iyice genç kız havalarında dolaşıyor. Tabi 2 yaş sendromu yaşayan bir genç kız demem gerekiyor. Şimdilik üzerine giyeceklerini ben seçebiliyorum, o da son dokunuşu yapıp benim kolyelerden, bileziklerden seçiyor. Mazhar Alanson'un "şapkasız çıkmam abi" sloganı gibi, Larişko da çantasız çıkmıyor. Çantayı alıp, havalı havalı gezmesi yetmezmiş gibi, yolda gördüklerininde gözüne gözüne sokup çantasını göstermeye bayılıyor. Ben bu kadar takıya, süse meraklı değilim, kızımın durumu nedir anlayamıyorum. Böyle giderse, yaş ilerledikçe işimiz iyice zorlaşacak gibi geliyor. O günler gelince babası düşünür artı.


5 Kasım 2008 Çarşamba

Ta taaa... Karşınızda Chimpy

Saatler ileri alındı ya, vakit geçmek bilmiyor bir haftadır. Sabah 7.30 – 8.00 gibi uyanan Lara, yeni saatle 6.30 – 7.00 gibi kalkmaya başladı. Sanırım bu yüzden de geçmek bilmiyor. Neyse işte, bu vakit geçmek bilmeyen günlerden bir gün, “hadi, bisikletle çarşıya gidiyoruz” dedim Lara’ya.

Bu arada hava dışarıda 7 derece, gece -1’i görmüş ve çarşı dediğim yer eve yaklaşık 4 km mesafede, yani bisikletle 20 dakika mesafede. İliklerimize, özellikle de Lara’nınkine, soğuk işlemiş bir şekilde vardık çarşıya.

Hollanda’da hava genelde soğuk ve yağışlı olmasına rağmen kapalı alışveriş merkezine pek rastlanmıyor. Hatta bir iki tane kapalı alışveriş merkezi olduğu iddia edilen çarşıya gittim ama bunlar da bizim bildiğimiz pasaj aslında. İşte bu geldiğimiz çarşıda, Hollanda’lılara göre kapalı alışveriş merkezi, bana göre bir kapısından girilip öteki kapısından çıkılan, içerisinde 15-20 tane dükkan bulunan bir pasaj. Pasajın içinde gezerken, gözüme çeşit çeşit yünlerin, kanaviçelerin ve bilimum hobi malzemelerinin olduğu bir dükkan ilişti. Attık kendimizi içeriye, nihayetinde sıra kendimi eğlendirmeye gelmişti. Yünler, kumaş boyaları, çeşitli kumaşlar, kanaviçe malzemeleri, çeşit çeşit scrapbooking malzemeleri ve daha neler neler. Ne alacağımı bilemez bir şekilde dolaşırken, örerek yapılan bir maymun yapma kiti gördüm. İstanbul’daki arkadaşım Edoşki bu şekilde çok güzel bebekler yaptığı için konuyu biraz biliyordum ve bunu hemen aldım. Kitin içerisinde çeşitli renkte yünler, bir adet şiş, elyaf vb. oyuncak maymun yapmakta kullanılacak malzeme vardı.

Örgü örmeyi pek bilmeyen biri olarak, boyumdan büyük bir işe kalkıştığıma kısa sürede karar verdim. Evet, küçük maymunun gövdesini örmüştüm ama bunu nasıl kapatacağımla ilgili hiçbir fikrim yoktu. Evirdim, çevirdim, örgü ile ilgili bildiğim herşeyi denedim ama bir türlü kapatamadım. Sinir krizi içerisinde, attım bir kenara örgüyü. İşte tam bu sırada, Edoşki yetişti yardımıma. Bir mailde bu kadar mı güzel anlatılabilirdi, kapamanın nasıl yapılacağı. Yıkılmadım, ayaktayım diyerekten aldım örgüyü tekrar elime. Neticeye gelecek olursam, maymun, yarasa ve fare karışımı bir hayvana benzedi. Kitin üzerinde chimpy yani sevimli maymuncuk anlamına gelebilecek bir yazı yazıyordu. Ama bana kalırsa bu chimpy, olsa olsa cadılar bayramına yakışan bir maymuncuk oldu.





31 Ekim 2008 Cuma

Lunapark yolcusu kalmasın...

Geçtiğimiz Pazar lunaparkın bizim şehirdeki son günüydü. Burada her usül farklı olduğu gibi bu da farklıymış. Lunapark seyyar; köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir geziyor. Ayy hava yağmurlu, yok bugün de rüzgarlı derken, son gün ancak gidebildik. Hava da bizden yanaydı, soğuk ama bol güneşli.

Anladım ki lunapark seyyar olunca kıymete biniyormuş. Ankara’da, İstanbul’da burnumun dibindeydi, bir kere bile gittiğimi hatırlamıyorum. Yok kalabalık olur, serseri olur diye gidilecek gezme arasına girmezdi. Burada ise çocuklar, anneler, babalar, anneanneler ve dedeler lunaparka akın akın geliyorlardı. Her yaşa göre eğlence, her damak tadına göre atıştıracak birşeyler... Lara için gitmiştik aslında ama biz de en az onun kadar keyif aldık.

Hatta “korku kalesi”ni görünce, bir anda çocukluğuma, taa o zamanın Samsun’una gidiverdim. Güzel bir lunapark gibi yer etmiş hafızamda veya çocukluk hali herşey güzel görünüyor bilemem. Orada da bir korku tüneli vardı. O kadar çok korkmamıza rağmen tekrar tekrar girerdik. Yüzümde sıcak bir gülümsemeyle, o halim geldi gözümün önüne.
Tabi, bu arada Çeşme’de her yaz gidilen yazlık lunaparkı da unutmamak gerekir. Eski püskü, nereden toplandığı belli olmayan bir avuç makinayla tam bir sezonluk işletme mekanıydı. Ona da haksızlık etmemek lazım, güzel anılar canlanıverdi.
Çocuk olmak ne kadar güzel. İnsan büyüdüğü zaman anlıyor kıymetini. Kopmak istemiyor o günlerden bir türlü. Lara’ya bakınca görüyorum ve hatırlıyorum: mutluluk, neşe, kızgınlık, üzüntü, arzu hepsi ne kadar uçlarda yaşanıyor. Ya mutlusun, ya mutsuz çocuk olunca.

30 Ekim 2008 Perşembe

İngilizce yazmak hiç eğlenceli değil

Türkiye'deki bloglarla ilgili yasak sanırım hala devam ediyor ama insanlar bloglara ulaşmak için çoktan bir arka kapı buldular bile. Bende bu karmaşa ve beni kimse okuyamayacak endişesiyle İngilizce yazayım bari diye düşünmüştüm. Hatta bir iki yazıyı da öyle yazdım. Ama bu şekilde yazı yazarken eğlenmek yerine üzerime sıkıntı çöktüğünü farkettim. Sonuç olarak da, kim okursa veya okumazsa endişelerini bir kenara bırakarak sadece vakit geçirmek, keyif almak ve yazmak için yazmaya karar verdim.

Hayat devam ediyor, yeni yazılar da devam edecek...

27 Ekim 2008 Pazartesi

Last piece before the book

Yes, finally I received my book from amazon about flower arrangement. It's super. I'm learning many new things and I'm sure it will reflect to my future works soon. Before that I have an arrangement of white hydrangeas. Hydrangeas are quite expencieve at this time of the year. So it's better to buy them when you know what you are going to do with them. In my case, I definitely didn't. I only liked them so I bought them. The result was not too bad, however not too satisfactory at the same time. I think I shoud have bought some additional white roses to enrich the arrangement. Anyway, here are the white hyrangeas.




Somehow I'm so attached to white flowers. Even I say to myself to buy different colors, I end up with white ones most of the times . Next time, I will definitely use some other colors. Purple, pink, or else, a new vase, and a new technique. I'm excited to see what it will be like.

26 Ekim 2008 Pazar

Let's switch to English

Two days ago, I learned from a friend in Turkey that access to all blogs in Turkey had been banned by the court. It was a huge dissappointment to me because I was enjoying and entartaining myself while writing to my blog and knowing that my relatives and my friends are reading them. I thought a lot what to do with my blog without readers. Postponing writing for a while was an option and putting an end to writing was the other. Just a few hours ago, a new idea came to my mind: writing in English. I may have new readers and followers by switching to English, who knows?

21 Ekim 2008 Salı

Oyun Sarayı

Artık havalar iyice soğumaya başladı ve insanın içine işleyen rüzgar da her daim kendini hissettiriyor. Hava durumu böyle olunca çocuklu bir aile olarak outdoor aktivite sayısı giderek azalıyor. Ne yapsak diye kara kara düşündüğüm bir gün internette kapalı bir çocuk oyun salonu dikkatimi çekti. Hemen adresi bir kenara not ettim ve geçen hafta sonu bu adrese doğru yola koyulduk. Mekan bizim eve oldukça yakın, yaklaşık 5 km yani araba ile 5-6 dakikada orada oluyorsunuz.

Güzel bir yer olacağını tahmin ediyordum ama bu kadar mı eğleneceli olabilirdi. Herşey çocuklar için düşünülmüş. Ailelere oturup kitabını okumak ve kahvesini içmekten başka bir iş düşmüyor. Çocuklar kendi başlarına o kadar güzel oynuyorlar ki en ufak bir denetime bile gerek yok - birazdan anlatacağım ufak istisna hariç tabi.


Mekan oldukça mütevazi döşenmiş, aşırıya veya lükse kaçan hiçbirşey yok. Kenarlara çocukların oynayacağı top havuzları, tırmanma parkurları, labirentler, şişme kaydıraklar konmuş, ortadaki alanda da ailelerin oturabileceği oturma grubları ve masalar var. Güneş ve ben bu masalardan birine kurulduk. Önce Lara'yı gözümüzün önünden ayırmıyorduk. Sürekli aman dikkat falan diyorduk. Sonra baktık ki bizim kız başının çaresine çok iyi bakıyor, istediği yere giriyor, tırmanıyor, kayıyor derin bir oh çekip oturduk kahvemizi yudumlamaya. Uzunca bir süre Lara'nın varlığını hissetmedik. Gidiyordu, bir tünele girip, başka bir kaydıraktan kayıyordu, arada bir yanımıza uğramayı da ihmal etmiyordu. Saat öğleni geçtiği saatlerde, Lara yavaş yavaş su koyvermeye başlamıştı. Bir yandan yorgunluk, diğer bir yandan da uyku bastırmıştı kendilerini. Ama pes etmiyordu. Hadi kızım artık gidelim, çok yoruldun diyorduk ama nafile. Tam işte bu sıralarda, Lara büyük şişme kaydırağa tırmanmak üzere yanımızdan ayrıldı. Bu kaydırak oturduğumuz yere çok uzak değildi. Bir süre sonra, çocuk bağrışlarının ve gülüşmelerinin oluşturduğu gürültü arasında Lara'nın sesini duyar gibi oldum. Hemen büyük kaydırağa doğru koştum ve duyduğum ses doğruymuş. Lara: "İmdat, imdat! Anne, kurtar beni" diye bağırıyordu. 6 - 7 yaşlarında Hollanda'lı iki kız, Lara'yı yakalamış. Biri kolundan, öbürü bacaklarından, ikiye çekiyorlar çocuğu, sarılıyorlar, top gibi yere atıp, oynuyorlar. Tam kedinin fareyle oynadığı gibi bir hava hakimdi. Lara'da gafil avlanmış garibim. Yorgunluktan herhalde kaçamamış da. Neyse kurtardım Lara'yı kızlardan, kah Almanca, kah İngilizce fırçayı da bastım. Anladılarsa tabi. Bu olay, oyun salonundan ayrılma sürecimizi hızlandırdı. Lara o günden beri hala anlatıyor kızları. Biri elimden, biri bacağımdan tuttu... diye.



Günün geneline bakacak olursak, Lara çılgınlar gibi eğlendi. Bütün kurtlarını döktü. Tırmanamaz dediğimiz yerlere bile tırmanır oldu kısa bir süre sonra. Lara eğlendi, biz dinlendik. Daha önce böyle bir denklem olmamıştı. O yüzden çok hoşumuza gitti ailecek. Sıkça tekrarlayacağımıza hiç şüphem yok.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Ne Zaman Büyüyecekler?




Hollanda'ya ilk taşındığımız günlerde, buranın yabancısı olmanın getirdiği acemilikle markette birşey bulmakta oldukça zorlanıyordum. Hatta şimdi düşününce, konu sadece yabancılık ve acemilik değildi sanırım. Lara da başlı başına engel oluyordu. Marketin bir ucundan öbür ucuna ulaşmam, birkaç market ziyaretinden sonra olmuştu. Lara sanki hiç market görmemiş gibi herşeye atlıyor, alma dediğim şeyleri market arabasına dolduruyor ve birşeye kızmayagör, senden üste çıkmak için marketin ortasında kendisini yerlere atıp, bağırıp çağırıyordu. Neyse ki bu günler geride kaldı. Konuma geri dönecek olursam, işte tam o günlerde, Hollanda'da ne kadar kısıtlı sebze olduğunu farkettim. Daha doğrusu sebze çoktu da; benim alışık olduğum sebzeler neredeydiler? Andiv, kerviz sapı, zencefil gibi değişik sebzelerle tanışmıştım. Bunları daha önceden de tanıyordum ama hiçbir zaman alayım da bir andiv pişireyim hevesim olmamıştı. Burada da olacağını pek sanmıyorum. Neticeye gelecek olursak, tanıdık sebze bulma konusunda zorlandığım o günlerde, maydanoz, dereotu, taze nane, roka gibi otları bulamayacağımı da düşünmeye başlamıştım. Tabi hemen buna da çözüm buldum ve kendi tohumlarımı ektim. O gün bugündür bekliyorum. Otlar büyüyecekte yemeklerimize lezzet katacak diye. Her gün sevgi ile sulayıp, heyecanla baktığım otlarım filizlendi. Ama bu hızla önümüz bahara herhalde büyümüş olacaklar. Hatta bir tanesi beni hayal kırıklığına bile uğrattı. Bu kadar sevgiyle baktığım halde bir tanesi filizlenmeme konusunda ısrarcı.

18 Ekim 2008 Cumartesi

İlk misafirlerimiz

Annemi aileden saydığıma göre, ilk misafirlerimiz bizi bayramda ziyarete geldi diyebilirim. Yazayım, yazacağım derken üzerinden neredeyse bir ay geçmiş. Aslında burada pek bayram havası yoktu bizler için. O hafta, Güneş’in çok yoğun bir iş programı olduğu için izin almadı. Sadece hafta sonu bizlerle birlikte gezdi. Diğer günlerde ben, Lara ve misafirlerimiz – Bülent, Jale ve Yiğit – gezdik dolaştık. Genelde benden tur liderliği yapmam bekleniyordu ama bende daha gittiğimiz yerlerlerin çoğuna ilk defa gidiyordum.

Geldiklerinin akşamı, yorgun olduklarını düşünerek onları Breda’da sevdiğimiz bir italyan restoranı olan Da Attilio’ya götürdük. Evde sohbete daldığımız için akşam yemek saatini biraz geçirmiştik, özellikle de küçük çocuklu aileler olarak. Lara ve Yiğit iyi geçindiler desem yalan söylemiş olurum. Ama yaşlarını göz önüne alırsak, herşey normal diyebilirim. Benim oyuncağım, aynısından istiyorum, onu almasın, bana versin vs. İşte bizim için son derece anlamsız, onlar için ise herşeyden önemli bu konularda çıkıyordu geçimsizlik. Gecenin sonunda karar alındı: Kalan akşam yemekleri evde yenecekti.

Sonraki gün Belçika’da Brugge diye kuzeyin Venedik’i olarak bilinen ve Avrupa’nın en güzel
şehirlerinden biri olarak kabul edilen şehre doğru yola koyulduk. Önceden hiçbir araştırma yapmamıştık ve arabaya binip GPS bize yaklaşık 2 saatlik yol olduğunu söylediğinde şaşkın bakışlar içinde “ee n’apalım çıktık bir kere yola, haydi bakalım dönüş yok” dedik. Neyseki, Brugge’e geldiğimizde iyiki gelmişiz diye düşündük hep birlikte. Bu şehir 2000 yılında UNESCO tarafında Dünya Mirasları arasına alınmış. Şehre girdiğinizde, zaman tünelinde ortaçağ Avrupa’sına doğru yolculuk yapıyorsunuz. Kalabalık meydanlar, kanallar, daracık sokaklar, sonbaharı karşılayan parklar...


Ve bir sonraki gün için daha önceden Breda’da gezmeye karar vermiştik. Normalde Hollanda’da Pazar günleri her yer kapalı olur; ama bu Pazar, misafirlerin şansına “Shopping Sunday” vardı ve bütün dükkanlar, cafeler açıktı. Bizde hemen bu fırsattan faydalanmak için attık kendimizi Breda sokaklarına. Alışveriş, alışveriş... ve yine alışveriş.

Geriye yakın civarda görmeye değer Antwerp ve Amsterdam kalmıştı. Bir Antwerp’i bir gün de Amsterdam’ı gezdik. Her ikisinde de hava yağmurluydu ama biz azimli turistleri yıldırmadı.



İyiki geldiniz arkadaşlar, ilk misafirimiz oldunuz, evimizi renklendirdiniz.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Kasımpatı sonbahara yakışır...

Uzun süren aylardan sonra en sonunda IND'den (Göçmenlik Bürosu diyebiliriz) Lara ve benim için oturma izni çıktı. Ara ara dalgasını geçiyorduk Güneş'le ya çıkmazsa, sen kalırısın, ben dönerim İstanbul'a, otururuz keyif keyif, ara sıra sen gelirsin arada da biz geliriz diye. Tabi izin çıkınca bu konuşmalar mazide hatırlanacak güzel anlar olarak yer etti artık.

Neyse bu izin belgelerini almaya çıkarken evden, sarı güllerin artık ömrünü doldurduğunu farkettim. Çiçekçimize uğradık dönüş yolunda. Bayılıyorum oraya; çiçekler, vazolar, aranjmanlar herşey harika görünüyor. Bu sefer sonbahar ve "Halloween" vesilesiyle dükkanın her yeri irili ufaklı turuncu ve sarı dekoratif bal kalbakları ile doluydu. Gözlerimi onlardan zorla ayırarak eve daha çok yakışacağını düşündüğüm çiçek reyonuna yöneldim. Bugün tercihimi beyaz kasımpatılarından yana kullandım. Ben bu çiçek düzenleme işini seviyorum. Hobilerim arasına giriverdi kısa bir sürede. Hatta Amazon'dan biraz araştırarak bir de kitap sipariş ettim. Bakalım kitaptan önceki ve sonraki aranjmanlar nasıl görünecek.

13 Ekim 2008 Pazartesi

Why "Lekker"?

Tam blogun başlığını niçin değiştirdiğimle ilgili bir yazı yazmayı düşünüyordum ki; "Lekker" nedir gibi sorular gelmeye başladı. Ve bana da yazma görevi düştü.

"Lekker" tabi ki hollandaca bir kelime ve burda neredeyse herşey için kullanılıyor. Sözlük anlamına baktığınızda aşağıdaki anlamlara gelmekte.
1.Having a nice taste, tasty, good.
2.Good, nice in a more generic sense.

Burada yaşamayanlar için biraz daha anlam ifade etmesi için internette arattım ve tam olarak aradığımı http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=lekker sayfasında buldum ve alıntılıyorum.

lekker
1. hollanda dilinde çok güzel, süper anlamına gelen kelimedir.

2. hollandaca joker sözcüktür..

...güzel bi kız geçti..
-lekker!

...yemek güzel....
-lekker!

..süper bi olay yaptınız projede...
-lekker!

3. hollanda`ya gitmeden evvel bilmeniz gereken, pek çok durumda kullanabileceğiniz bir kelime. adamlar iyi geceler demek için bile slap lekker diyorlarsa artik siz düşünün.

4. lekke(a) diye okunan şey. bizim "süper"imize denk geliyor. her bok lekker hollanda'da.

Ve işte bu nedenle başlığımı bu şekilde değiştirmeye karar verdim, madem Hollanda'dayız ve herşey "lekker" olabiliyor. Benim nacizane hayatım niçin olmasın?

11 Ekim 2008 Cumartesi

Marching Geese

Hava inanılmaz derecede güzeldi bugün. Havalar böyle olunca buraları çok seviyorum keyfime diyecek olmuyor. Kahvaltıdan sonra hazırlanıp çıkmamız öğleni buldu. "To do list" çok kabarıkmış meğersem, fark etmemişim.

Önce elektronik ekipmanları temin etmek için MediaMarkt'a gittik.

- 1 adet WebCam - Uzak diyarlarda olunca dostlarla ve sevdiklerimizle konuşmanın en keyifli yolu olduğunu keşfettik.
- 1 adet saç kurutma makinası
- 1 adet ampul
- 1 adet küçük el süpürgesi

Bu dört kalemi almak, Lara ile birlikte 2 saat sürdü. Kasadan çıktığımızdan Lara ve Güneş tuvalete gittiler. Ben de onları beklerken uzaktan bir bando sesi duydum ve kısa bir süre sonra bando eşliğinde yürüyen bir kaz sürüsü geçti önümden. Yüzümdeki tebessüm kocaman bir gülücüğe döndü. Heyecanlandım Lara da görsün diye ama bir türlü gelemediler tuvaletten. Lara gelir gelmez kaptım kolundan koşa koşa kazlara yetiştik. Lara'nın tabi ki hoşuna gitti ama aynı zamanda da anlam verememiş bir ifade vardı yüzünde. Yanıma fotoğraf makinamı almadığım için üzülerek ayrıldık kazların arasından.

Arabaya binip Breda'ya geldiğimizde Lara'nın uykusu gelmişti. Puseti ile bir iki tur attıktan sonra uyuyakaldı. Bize de gün doğdu. Kendimizi küçük bir meydanda bulduğumuz La Iguana isimli bir kafeye attık. Sonbahar güneşi ağaçların arasından süzülüp ısıttı bizleri. Biralarımızı yudumlarken "tapas"larımız geldi. Hepsi birbirinden lezzetliydi. Herşey keyif vericiydi ama sanırım en çok hoşuma giden şey yavaş yavaş buralı olmaya başlıyorduk. Yeni ve değişik yerler öğreniyoruz ve artık buraların yabancısı olmaktan kurtuluyoruz.

Neredeyse Breda'ya asıl geliş sebebimizi unutmak üzereyken hesabı istedik ve bir arkadaşımızın yeni doğan bebeğine ziyarete gitmeden önce doğum hediyesi bulmaya gittik. Orası burası derken, son girdiğimiz oyuncakçı dükkanından keyfimize göre bir hediye aldık. Zaten bu da son gezdiğimiz ve gezeceğimiz dükkanmış çünkü cumartesi günleri mağazalar 5'de kapanıyormuş.

Aslında eve dönüş yolunda o kadar yorulmuş olduğumu fark ettim ki, mağazaların kapanmış olduğuna içimden sevindim.

7 Ekim 2008 Salı

Sarı güller...




Geçen hafta perşembe günü misafirlerimizi tren istasyonuna götürmek için çıkmıştım en son evden. Nedendir bilmem, üç gün boyunca kafamı dışarı çıkarmadan, Lara, Güneş ve ev işleri üçgeni içerisine kendimi sıkıştırıverdim. Tabi ki sonu iyi olmadı bu denklemin. Balım, balım, balım... Yani diğer bir değişle Eda'cığım bunalım, bunalım ve yine bunalım. Üzerimdeki sıkıntı örtüsünü atmak pek kolay olmadı. Ama hava da benim bu ruh halinden bir an önce çıkmamı arzuluyormuş sanırım çünkü Pazartesi güneşli bir gün beni karşıladı. Zorlada olsa öğleden sonra attık kendimizi küçük kızımla birlikte Breda sokaklarına.



Arabayı park edip, dükkanların olduğu sokağa daha yeni girmiştik ki Lara'nın ilk huysuzluk emareleri kendini göstermeye başladı. Belki 200 m yürüdük ve bir dükkanda gördüğü balonu tutturmaya başladı. Alamam alırsın tartışması arasında elimi "hart" diye ısırması ile birlikte beynimde bir tel kopuverdi. Güzel gezme, ufak tefek alışveriş, dondurma yeme, oturup bir yerlerde kahve içme hayallerim bir anda yerle bir oldu. Küçük hanım yaptığından pişman oldu ama ben bir kere "gezme bitti, eve gidiyoruz, cezalısın" demiştim ve dediğimden de dönemezdim. Ve arabaya doğru yola koyulduk, sokaklar Lara'nın bağrışları ve ağlamalarıyla inlemiştir herhalde. 5 dakika sonra sustuğunda, onun için verdiğim cezanın bana da bir çeşit ceza olduğunu fark ettim ve sonuçta o cezalı, ben cezasız bir şekilde bir kafeye oturduk. Kanal kenarında, önünde heybetli bir çınarı olan bir kafe. Geldiğimizden beri önünden geçerken hep burası da güzelmiş, bir günde burda oturalım diyorduk. Kısmet bugüneymiş. "Bir cappuccino, lütfen" dedim garsona ve daha üç saniye geçmeden getirdi. İçimden dur be adam, ne bu acele, kafa dağıtmaya geldim şuraya, kaç gündür evde oturmaktan bunalmış bir insan var karşında dedim.

Neyse kahvemi yudumlarken, Lara'nın da keyfi yerine gelmeye başlamıştı. Ama sen misin rahatlayan, ortamın keyfini çıkarmaya çalışan. Lara'nın, anne çişim geldi, demesiyle, altına yapması arasında 2 saniye bile olmadı. Tuvalete koşma pozisyonuna bile giremeden üstü başı çiş oluvermişti. Neyse üst üste alınan derin nefeslerden sonra, tuvalete gittik üzerini değiştirdik. Geri geldiğimizde kahvem zaten buz gibi olmuştu. Hüzünlü bakışlarla hesabı ödedikten sonra, kafenin tam karşısında bir çiçekci gördüm. Hadi dedim kendime, koyverme, sana moral lazım diyip girdim ve bir demet sarı gül aldım. Eve gelince çiçek aranjmanları yaparak kendime meditasyon yaptım. Kendime geldim, keyfim yerine geldi, içim açıldı. Teşekkürler sarı güller...

5 Ekim 2008 Pazar

Bir aile böyle yok oldu

Öylesine aramıştım annemi akşam üzeri. Bilmiyordum beni bu kadar üzüntüye boğacak bir haber alabileceğimi. Oysaki o da öylesine, memleketten haber olsun diye anlatıyordu olanları.


Edin ailesinin hazin hikayesinden bahsetti üzüntüyle. Üzülünmeyecek gibi değildi anlattıkları ama benim için daha da üzücüydü.


2008'in bahar döneminde Hisar Eğitim Vakfı'nda stajımı yaparken Serra'nın sınıfına da stajyer olarak giriyordum. Oradan biliyordum kendisini, çok tatlı ve bir o kadar da güzel bir kızdı. Edin'lerin kızı olduğunu soyadından ve annesine çok benzemesinden dolayı anlamıştım. Günlerden bir gün deneme derslerimden birini anlatırken sıraların arasında yürüyordum. Serra'nın sırasına geldğimde, kitabında birşeye bakıyordum. Bu arada masasının üzerine annesinin bir resmini yapıştırmış olduğunu farkettim. İçimden, annesini gün içinde bu kadar özlüyor olması ne kadar hoş ve aynı zamanda garip diye düşünmüştüm. Ne yazık ki bilmiyordum, biricik annesini kaybettiğini. Bugüne kadar, ta ki parçaları birleştirene kadar da bilmedim. Küçücük bir kızın annesinin sevgisinden ve sıcacık kucağından bu kadar küçük yaşta mahrum kaldığını.



Düşündükçe üzüntüden boğazım düğümleniyor... Küçücük yaşta annesiz kalan bir çocuk, gencecik yaşta 4 çocuğundan ve kocasından ayrı kalacağını bilerek kansere yenik düşen bir anne ve 7 ay aradan sonra biricik annelerinin yanına giden 3 çocuk ve bir koca. Bu dünyada bir başına kalan çocuğa diyecek birşey bile bulamıyorum. Annesiz, babasız ve kardeşsiz, bir başına. Mekanınız cennet olsun, geride kalanlara da allah dayanma gücü versin.

24 Eylül 2008 Çarşamba

In search of a peuterspeelzaal



Havalar bu hafta hiç iyi gitmiyor ama duyduğum kadarıyla memlekette de havalar harika değilmiş. Hal böyle olunca içime biraz su serpiliyor. Hava gün içinde genelde hep kapalı ve yağışlı oluyor. İnsanın evden çıkası gelmiyor. Hani şu evde yatıp televizyon seyretmek istenilen günlerden diyebilirim. Tabi evde 2 yaşında, düz duvara tırmanan bir kızım olunca yatıp televizyon seyretmek mazide kalan günler gibi.

Larişkoya okul bakmaya gittik. Evimize bisikletle 5 dakikalık mesafede bir okul varmış. Ön inceleme için gittik. Gözetmenlerden biri kapıyı açtı, içeride bir çocuğun doğumgünü kutlanıyormuş ve bizi de davet etti. Yaklaşık 20 tane 2 ila 3 yaşalarında çocuk, birkaç anne ve 2 tane gözetmen. Lara ve ben odanın bir kenarına geçtik. Lara ne çocuklarla ne de doğumgünü aktivitesi ile ilgilendi. Etraftaki oyuncaklara sanki daha önce hiç oyuncak görmemiş gibi saldırdı. Arada da doğumgünü vesilesiyle kendisine ikram edilen yiyecekleri kabul etmekle meşgul oluyordu. Etmesine ediyordu ama hiçbirini damak tadına uygun bulmadı. İlk ikram şişe takılmış 1 adet çilek, 1 adet küp kesilmiş peynir, 1 adet üzüm ve 1 adet küp kesilmiş paté. Alması ile masanın bir yerine bırakması bir oldu. Doğumgünü pastası da yine Lara için hayal kırıklığı olmuş olmalı. Pasta dağıtılırken bana da versinler diye söylenip duruyordu. En sonunda ona da ikram ettiler. Ama o da ne! Kupkuru pandispanya benzeri birşey. Benim kızımın damak tadına hiç uygun değil. "Nerede bunun çikolatası" demiş olmalı içinden. Pastayı sadece bir kere ısırdığını gördüm ve sonra bir daha görmedim. Bizden sonra oyuncakların arasından bir yerlerden çıkmıştır umarım. En son olarakta pembe renkli bir içicek!?? Yine bir heves aldı ve sonra beğenmediği için yanındaki sandalyenin üzerine koydu. Bu arada o sandalyede oturan küçük kızda sandalyesine oturdu ve olan oldu. Kızın üstü ve yerler ıslandı. Lara üzgün ve çaresiz gözlerle bana baktı ama yapacak birşey yoktu.




İlk okul maceramız böyle geçti. Henüz karar veremedim. Karar vermeden önce bir iki okulu daha birbirine katmamız gerekecek.

19 Eylül 2008 Cuma

ON AIR

Güzelim memleketin - yani Hollanda'nın - her yerinden yavaşlık akıyor. İnsan herşeye alışır derler ya, bizde çok kısa bir sürede alışı verdik buranın şartlarına. Marketlerin saat 7'ye, mağazaların saat 6'ya kadar açık olmasına, internetin 3 haftada bağlanmasına, "2. el" araba almak için bile 3 hafta beklemeye, bisikletle kilometre yapmaya, eylülde kaz tüyü montla gezmeye alışıverdik şu kısacık sürede.

Uzun lafın kısası 3 hafta aradan sonra, 1 saat 57 dakika 34 saniye önce internete kavuştum. Mutluyum, kanatlandım uçuyorum.

28 Ağustos 2008 Perşembe

Bugün tüylerim diken diken...

Lara yediğinden midir, içtiğinden midir bilemem ekstra kuduruktu bugün. Evde yoruldum inanılmaz derecede, annem de perişan oldu. En sonunda evlere sığamaz olduk ve hadi dedim uzakta bir park var, oraya gidelim orada kudurursun istediğin gibi dedim. Büyük keyif ve heyecanla koyulduk yola. Yolu kısa yoldan bulamam diye uzun yoldan yürüdük. Ayy yürü yürü gelemedik bir türlü. Tam artık Lara uykuya dalacaktı ki gördük parkı ufukta. Lara parkı görünce neşeden dört köşe oldu. Ama çocuğumun neşesinin kursağında kalacağını ve bizim için ızdırap dolu saatlere döneceğini bilseydim hiç düşer miydik yollara?

Parkın kapısını güç bela bulduk ama kapıda bir tamirat, bir inşaat... Sorduk işçilere nedir durum diye. Park iki buçuk günlüğüne kapalı demezler mi? Ne o tamirat varmış. Bakıyorum tamirat olan kısıma, parkın onda birlik bir bölümü. Şaştım kaldım küçücük yeri tamir edeceğiz diye koca parkı kapatmalarına. Şaşmam bir süre sonra Lara'nın "Park isterim!!!" çığlıkları arasında sinir bozukluğuna döndü. Bir daha gölün kenarına kadar indik. Belki başka bir park vardır diye ama nafile yok. Yer yarıldı bütün parklar içine girdi. Bu arada Lara'nın da uyku saati geldi. Huysuzluğu dörde katlandı. Artık kendimden geçmiş bir halde ne yapacağımı düşünürken. Hemen "Alo Koca hattına" müracat ettim. Çünkü artık eve yürüyerek dönebilecek mesafede olmadığımız gibi, dönebilecek halimizde kalmamıştı. "Gel bizi kurtar", dedim. Yetişiverdi eksik olmasın süper koca olarak. Eve ulaştık uzun bir maceradan sonra. Lara, ben ve annem hepimiz evin bilimum yerlerinde uyuyakaldık.

Günün dersi :

1. Ayağında rahat ayakkabı olmadan uzun yollara çıkma;
2. Her yolun bir dönüşü vardır, sakın unutma;
3. Bu memlekette park işi biraz karışık, aklım ermedi henüz.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Güzel bir Pazar'dı...


Bugün için hava güzel olacak diyorlardı ama kaltığımızda yağmur bulutları aksini söylüyordu. Nitekim saat 10.00 gibi yağmur bastırdı. Buranın en güzel tarafı yağmur yağıyor ve geçiyor. Bugün de aynen öyle oldu. 11.30 gibi evden çıktığımızda güneş bulutların arasından yavaş yavaş görünmeye başlamıştı.

Yeni evimizin yolunu tuttuk. Bugün bizi çok iş bekliyor. 3 aydır el değmemiş bahçemizi adam etme zamanı geldi. Ben, Güneş, Lara ve annem hep bir koldan giriştik işe. Ben ve annem bahçe işlerini severiz ama Güneş'in performansı da hiç fena değildi. Çok güzel çalıştık, çok yorulduk ama işin çoğunu bitirdik. Gece yattığımız yeri bilemeyeceğiz. Hele Lara hiç bilemeyecek çünkü o kadar kudurdu ki öğlen uykusunu bile uyumadan bizim yanımızda kah oynadı, kah çalıştı.

Akşam eve geldiğimizde benim belim tutmuyordu. Yarına yataktan kalkamayabilirim diye korkuyorum. Ama hiç şikeyetçi değilim durumdan çünkü dingin ve huzurlu bir kafa ile yatıyorum yatağa...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

İlk Günler



Hollanda'ya gidiş yolculuğumuz buraya gelmeden önce tam Lara'ya anlattığım gibi oldu. Aslında Lara heyecanlansın diye masal gibi uzata uzata anlatıyordum ama yolculuğun kendisi de bir o kadar uzun oldu. Arabaya bindik, arabadan indik; uçağa bindik, uçaktan indik, bir daha bindik, Hollanda'ya indik; trene bindik, uzunca gittik; taksiye bindik, evimize geldik. Biraz daha zorlasak binmediğimiz taşıt kalmayacaktı.

Neticede suyumuz çıkmış bir şekilde kendimizi geçici evimize attık. Burada hava kapalı, serin, yağışlı ve rüzgarlı. Açıkçası tatilden gelen insanın ruh haline hiç uygun değil. Ancak elden birşey gelmez, burayı artık evimiz bileceğiz. Alışmakta fayda var.

Alışmak deyince sanırım Lara da alışmakta biraz zorlanıyor. İnanılmaz huysuz ve huzursuz. Buraya gelmeden önce, Lara'ya Hollanda'yı sık sık anlatıyordum. Yeni evimizi, yeni odasını, yeni oyuncaklarını... Minicik kafasında neler hayal ediyorduysa, bana "Anne, gidelim. Hollanda'ya gidelim.", diyordu. Hatta bir ara Çeşme'de tatildeyken, kendine bir şarkı uydurmuştu. Avazı çıktığı kadar "Hollanda'ya gidiyoz" diye şarkı söylüyordu. Eee geldik Hollanda'ya ama Lara'nın Hollanda'ya geldiğini kabullenmesi 4 gün kadar sürdü. Sıkılıp bunladıkça anne gidelim, Hollanda'ya gidelim diyip durdu. Birkaç gün onun için zor oldu, dolayısıyla ben ve Güneş için de. 2,5 aydır çok güzel tuvaletini söyleyen çocuk, neredeyse bir tanesini bile söylemez, hepsini altına yapar oldu. Tam kara kara acaba yeniden beze mi dönsem diye düşünüyordum ki, bir anda normale dönmeye başladı herşey.

Biraz da uyku problemimiz var. Düşününce hak veriyorum Lara'ya. Yaklaşık 1,5 aydır kendi odası yok ve bizimle birlikte yatıyor. Tabi haliyle şimdi kendi başına uyuması zor oluyor. Gecede en az 4 - 5 kere ağlayarak uyanıyor ve yanında uyumamızı istiyor. Artık Güneş ile nöbetleşe kalkıyoruz. Bana en zor gelen bu uyku işi. Lara sabahları erken kalktığı için ve geceleri de sık sık uyandığı için sabahları pek formda olamıyorum.

Ama işin iyi tarafından bakacak olursak geleli daha 4 gün oldu ama şimdiden herşey daha iyiye gitmeye başladı. Hele bir de okula başlarsa küçük hanım, herşey çok daha iyi olacak. Lara ile ilgili hep sabırlı olmaya çalışıyorum ve kocaman adımlar yerine bebek adımları atıyorum. Minicik bir adım ve zamanı gelince bir tane daha... Böylece hepimiz çok daha az yıpranıyoruz bu geçiş döneminden ve tabiki iki yaş sendromunun getirdiklerinden.